22 Ocak 2008 Salı

24 Ocak...

Öyle günler olur ki; acısı, tatlısı bir araya gelir ve duygu dalgaları arasında kaybolursunuz. Ayrıca öyle günler olur ki; ne yazacağınızı şaşırırsınız. 24 Ocak da öyle günlerden biridir işte.
İlk kez 24 Ocak'la ilgili bir yazı yazacağım. Ne yazacağımı şaşırmış durumdayım...
Bugün ne yazsam?
Tam 15 yıl olmuş... 24 Ocak 1993'te karlı bir pazar günü, aracına koydukları bombayla bedenini dünyadan almışlardı... Soğuk bir sessizlik vardı. 1990 yılında, aynı yıl içinde, art arda Muammer Aksoy'un, Çetin Emeç'in, Turan Dursun'un, Bahriye Üçok'un öldürülmesinden sonra, bir boşluk oluşmuştu...

Sırada kim vardı?

Cinayetler, toplumu etkileme gücü de olan, çağdaş, laik Türkiye'den yana olan aydınları hedefliyordu...

Bu konuya mı değinsem?


Yoksa;
Amerikan emperyalizmi; onun güdümündeki Uluslararası Para Fonu (İMF), Dünya Bankası gibi kuruluşlar Türkiye'ye “24 Ocak İstikrar Programı” nı dayattılar. Bu programın hayata geçirilebilmesinin ortamını yaratmak için işçilerin ve emekçilerin haklarını almak için yaptıkları sendikal ve demokratik mücadeleler bahane edilerek ,“24 Ocak İstikrar Programı” nı halkımıza süngüyle ve silah zoruyla kabul ettirmek için 12 Eylül 1980’de, bir askeri darbeyle Türkiye’de faşizm koşullarını ve o tarihten sonra Türkiye'ye yerleşecek olan emperyalist güçlerin işgalinin koşullarını yarattılar.

Yoksa bunu mu yazsam?


*****


İstanbul'da yaşadığım yıllarda, Yeni Cami önündeki işportacılar, sattıkları malın çok ucuz olduğunu, fırsatın kaçırılmaması gerektiğini anlatmak için şöyle bağırırlardı:

- Kar yağdı böyle oldu abiler! Koş vatandaş koş, fırsatı kaçırma!


24 Ocak'lar da fırtınalı ve karlı oldu hep bizim için!


Amentüsü "bize bişşiiy olmaz abii!" olan topluma 24 Ocak'larda kar yağdı, böyle oldu!

*****


Bu ilk 24 Ocak yazımda Sayın Uğur Mumcu hakkında yazmak istiyorum. Ama 24 Ocak 1980 İstikrar Programı (!) hakkında da ilerleyen günlerde bir yazı yazacağım.


Yıl 1993, ben 16 yaşındayım, Sayın Uğur Mumcu'yu yeni yeni keşfetmekteyim.


Her 24 Ocak'ta, 24 Ocak 1993 Pazar günü, televizyon izlerken ekranın altından geçmeye başlayan banttan Uğur Mumcu'nun bombalı saldırıya uğradığını okuyunca önce donakalışım ardından da dört yıl önce kaybettiğim babamın, vitrinde duran çerçeveli fotoğrafına sarılıp ağlayışımı anımsarım.


Ama bu durumum, sevgili Mumcu'yu sadece 24 Ocak'larda anımsadığımı göstermez. Örnek aldığım, yazarların başında gelir Uğur Mumcu. Uğur Mumcu, karşılaştığım her alicengiz oyununda, Lozan'ın delinmesi için bilinçsizce destek verildiğinde, laiklik ilkesinin tümüyle kaldırılması amacıyla ortaya atılan ''Ilımlı İslam'' formülüne demokrasi adına alkış tutulduğunda aklıma düşer.

"Ah Uğur Mumcu. Keşke yaşıyor olsaydın da içine düşürülmek istenildiğimiz yozlaşmayı irdeleyip, ağızlarının payını verseydin." diyesim geliyor içimden ama bir de şunu düşünüyorum.


Sevgili Uğur Mumcu'nun tüm yaşamındaki yazarlık çabası olayların ardındaki nedenleri ve niçinleri araştırmak, aydınlatmak, bulup ortaya çıkarmaktı...


Sürekli ağıt...


Sürekli düşmanlık...


Sürekli lanet...


Sürekli gözyaşı...


Uğur Mumcu böyle bir sürece on beş yıl katlanabilecek bir kişiliğe sahip değildi...


Evet. Uğur Mumcu on beş yıldır aramızda yok. Ama bu yokluk et ve kemikten oluşan Uğur Mumcu ile sınırlı. Kuvayı Milliye'yi yansıtmayı ve savunmayı sürdüren ruhu, Türkiye'nin geleceğine yönelik tehlikeli girişimlere mihenk taşı olan mantığıyla aramızda.


Kendisini somut olarak göremediğimiz, bugüne dair yazılarını okuyamadığımız için özlüyor ve arıyoruz. Onu aramızdan koparan karanlık güçleri lanetliyoruz. Hem öldürülüşü sonrasında devlet adına verilen sözlerin unutulup gitmiş olmasına, hem de o sözleri verenlerin hiçbir şey olmamışçasına salına salına dolaşmalarına isyan ediyoruz.


Sonunda yine bizi Sevgili Uğur Mumcu sakinleştiriyor. Araştırmacı gazeteciliğin simgesi olan, Sayın Uğur Mumcu'nun araştırma dizilerini ve kitaplarını okurken Uğur Mumcu'nun bugünleri de anlatmış olduğuna tanıklık ediyoruz.


Son olarak eski Yargıtay üyelerinden Sayın Hüseyin Deniz'in Uğur Mumcu için yazdığı şiirin birkaç dizesini paylaşmak istiyorum sizlerle.


Sulara bir karanfil bıraktım

Bir karanfil de Anıttepe’ye

İç geçirmeden

Bağırmadan

Ağlamadan

Bir karanfilde yarınlara bıraktım

Aldın mı?



İlker GÜRÜLTÜ

www.haberinyeri.net

Hiç yorum yok: