24 Mayıs 2008 Cumartesi

Hangi cumhurbaşkanı?..

YİNE bir kriz karşısında Cumhurbaşkanı’nın inisiyatif alarak tarafları çağırıp bir "uzlaşma zemini" bulmasını istiyorlar.

Hangi Cumhurbaşkanı?..

Tayyip Erdoğan’ın AKP grubunda alkışlar altında "Cumhurbaşkanımız kardeşim Abdullah Gül’dür" diyerek uzlaşı-mutabakat aramaya gerek görmeden açıkladığı Cumhurbaşkanı mı?..

Cumhuriyet karşıtı simgeleri birlikte alıp devletin tepesine taşıyan Cumhurbaşkanı mı?...

AKP’nin Çankaya’daki temsilcisi mi?..

Hangisi?..

*

İşte; tarafsız, herkesin ve her kesimin güveneceği bir Cumhurbaşkanı bu günler için lazımdı.

Bizler "Bu benim Cumhurbaşkanım değil" derken, huysuzluğumuzdan ya da saplantılarımızdan değildi itirazımız.

Böyle bir Cumhurbaşkanı nasıl "tarafsız arabulucu" olacak şimdi, söyler misiniz?..

O taraftır.

Kendisinin kapatılma dosyasında adının olması bir yana... Bir tek kişi çıkıp "Bu Cumhurbaşkanı tarafsızdır" diyebilir mi?..

Sorun ona, buna...

*

Cumhurbaşkanı’nın arabulucu olması MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin aklına gelen bir fikir.

Onu Cumhurbaşkanı seçmek için Meclis’e koşarken, bir gün "tarafsız, yansız, herkese güven veren" bir Cumhurbaşkanı’na gerek olacağını ve kendisinin Cumhurbaşkanı’nı "uzlaştırıcı hakem olmaya" çağıracağını düşünmedi besbelli.

Elbette o günlerde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasına yapmacık sevinç gösteren patronlar da, aydınlar da, medya da, hatta kimi AKP’liler de şimdi bir "tarafsız, sözü dinlenen, saygın, uzlaştırıcı cumhurbaşkanımız" olsun isterlerdi.

Ama yok...

Ve gittikçe batıyor Türkiye...

*

Kör gözüm, kör...

Bu körlüğün sonucu değil midir ki, koca çukurları görmüyor vatan ve yuvarlanıyor tepetaklak...

Bu kadar mı olur körlük?..

Çıkarlar, yalakalıklar, ikiyüzlülükler, ahmaklıklar, bu kadar mı kör eder insanı?..

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Bizim Brezilyalılar ve bir futbol sihirbazı

YAZ geldi, konserler, maçlar bitti... Geçici bir boşluk içinde kaldık. Allahtan kitaplar var.

Haziran içinde sanatsal etkinlikler yeniden yoğunlaşır.

Bu yıl bir de Avrupa Futbol Şampiyonası var.

Demek ki günler yine renklenecek.

Bu yıl hüzünlüyüz.

Şampiyon olamadık.

Daha doğrusu olmak istemedik.

Zico’nun deneyimsizliği, Brezilyalı futbolcuların performanslarının şaşırtıcı şekilde düşmesi sonucunda şampiyonluğu Galatasaray’a ikram ettik.

Ancak Galatasaray’ın şampiyonluğu Fenerbahçe’den daha fazla istediği de bir gerçek.

Bugün size, bizi şampiyonluktan eden Brezilyalılara inat futbol sihirbazı bir Brezilyalı’yı anlatmak istiyorum.

Manuel Francisco dos Santos...

1933 yılında Rio’nun varoşlarında yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Çarpık bacaklı, omurgası yamuk, sağlıksız bu bebeğe ablası Garrincha (çirkin çit kuşu) adını taktı.

Yoksul ailenin hiçbir bireyi bir gün bu çarpık çurpuk ucubenin dünyanın en büyük futbolcularından biri olacağını aklından bile geçirmiyordu.

* * *

Ancak bu çarpık çurpuk çocuk ele avuca gelmeye başladığında olağanüstü bir futbol sihirbazı olarak ortaya çıktı.

14 yaşında çalışmaya başladığı tekstil fabrikasının futbol takımının her şeyiydi.

19 yaşında onu ünlü Botafogo Kulübü’nün seçmesine götürdüler.

Seçmeler için yapılan maçta bu çelimsiz delikanlı çalımlarıyla milli takımın sağ beki ünlü Djalma Santos’un başını döndürdü.

Maçtan sonra Djama antrenöre "Bu genci mutlaka takıma al" diyerek onun kaderinin değişmesini sağladı.

Hemen takıma girdi. İnanılmaz çalımları, driplingleri, şutları, ortaları, pasları ve golleri Brezilyalı futbolseverleri ayağa kaldırıyordu.

Seyirciler ona "Futbolun Chaplin"i adını taktılar.

1958 Dünya Kupası için milli takıma seçildi.

Antrenör ona ilk maçlarda yer vermedi.

Oysa takımın Garrincha gibi bir sihirbaza ihtiyacı vardı.

İşte bu noktada Djalma Santos onun yazgısını ikinci kez değiştirdi.

Antrenöre giderek "Eğer Garrincha’yı oynatmazsan ben yarın Brezilya’ya dönüyorum. İşte biletim" dedi.

* * *

Antrenör çaresiz Garrincha’yı takıma aldı.

Garrincha, harikalar yaratarak hem Brezilya’nın hem de dünyanın hayranlığını kazandı.

Brezilya, Garrincha’nın attığı ve attırdı harika gollerle hem 1958, hem de 1962 Dünya Kupası’nı kazandı.

Yıllar sonra ünlü futbolcu Pele, Garrincha’yı soran gazetecilere "O olmasa bu kupaları zor alırdık" dedi.

Gerçek de buydu. Garrincha 60 milli maçta oynamıştı.

Bu maçlarda Brezilya 52 galibiyet, 7 beraberlik almıştı.

Böyle bir ünü, onun altyapısı kaldıramadı.

Alkole ve kadınlara düştü.

Tam 11 çocuğu oldu.

Ama düzenli bir aile yaşamı kuramadı.

Futbolu giderek düşüyordu.

Sonunda dünyada yaptığı en iyi işi, futbol oynamayı bırakmak zorunda kaldı.

Gece gündüz durmadan içiyordu.

19 Ocak 1983 yılında 50 yaşında girdiği alkol komasından çıkamadı ve yaşamını yitirdi.

Ölüm nedeni sirozdu.

Ancak Garrincha halkın kalbinde öyle bir yer edinmişti ki cenaze törenine yüz binlerce insan katıldı.

Bu futbol sihirbazının mezar taşına "O küçük bir çocuktu, kuşlarla konuşurdu" yazdılar.

Tufan Türenç

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Metin Altıok Şiir Ödülü

’ÖMRÜMCE kendimi hep sözde buldum; Söz cehennemdi yanıp kavruldum. Yeniden doğdum kendi külümden, Ben Anka’ydım konuşuldum.’ (Metin Altıok)

* * *

Kırmızı Yayınevi,
2 Temmuz 1993 günü Sivas Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen şair Metin Altıok adına bir ödül veriyor.

Ödül töreni hakkında gerekli bilgi aşağıdadır:

Ödül törenine katkılarıyla katılanlar: Metin Altıok’un şiirleri, Fazıl Say, Sezen Aksu, Genco Erkal, Cüneyt Türel, Güvenç Dağüstün.

Gün: 24 Mayıs 2008 Cumartesi (yani bugün), saat: 19.

Yer: İTÜ Maçka Yerleşkesi, Mustafa Kemal Amfisi, Maçka (Eski Maden Fakültesi).

Ödül: 2008 Metin Altıok Şiir Ödülü.

Ödülü Alan: Haydar Ergülen.

Davet Sahibi: Kırmızı Yayınevi.

* * *

Metin Altıok çok yakın arkadaşımdı; Füsun (Akadlı) Altıok da. Kızları "Cincibir" Zeynep’i ilk kez bir çocuk arabasının içinde Bodrum’da görmüştüm.

Metin Altıok, Türk dilinin en yerli, en özgün şairlerinden biridir. Sivas’ın Madımak’ında diri diri yakıldı.

Adına verilen, ilki bu yıl verilecek olan ödülü, bir sis çanı, bir tehlike sireni olarak kabul ediyorum.

Unutulmasın ki "yobaz mürteci", insanı diri biri yakabilir ve bir kent bunu seyredebilir.

"Sivas’ı unutun!" diyorlar.

Bu ödül Sivas’ı unutturmayacak!

* * *

Ödülü alan şair, Haydar Ergülen kusura bakmasın bugün kendisinden söz etmeyeceğim.

Ödül seçici kurulu isabetli bir seçim yapmıştır.

Kendisini kutlarım.

Gençtir!

Bir fırsatta borcumu öderim.

Türkiye’yi sorguya çekeceğim bugün, bu yazıda!

Sivas’ta 33 aydın ve sanatçı, iki otel görevlisi diri diri yakılırken, Türkiye sen neredeydin?

2 Temmuz 1993 Madımak katliamından sonra 9 Temmuz tarihli Aydınlık Gazetesi’nde yayınladığım yazıda şunları söylemişim:
"Devlet, hakem olması gerekirken yan tutarsa suç işlemiştir; ’devlet’ devletliğini kanıtlamak gerektiği zaman bunu yapmıyorsa suç işlemiştir; ’devlet’ suç işlemişse devlet olma niteliğini yitirmiştir ve bir kez daha suç işlemiştir, çünkü devletin devlet olma niteliğini yitirmesi onun işleyebileceği en büyük suçlardan biridir."
("Yazmasam Olmazdı" Doğan Kitap, S.157)

İtiraf etmeliyim ki birinci cümle çok yanlış.

Devlet bir katliama nasıl hakem olur?

Devlet irticaya karşı her zaman Cumhuriyet’ten yana taraf olmalıdır.

Bunalım içinde, can havliyle yazdığım bu satır tam anlamıyla bir salaklık ürünü. Herkesten özür dilerim!

Madımak katliamından sadece failler değil, dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı ve bakanlar kurulu, ordusu ve polisi, mülki amirleri ve halkıyla birlikte bütün Sivas, bütün Türkiye sorumludur.

Bu nedenle "Bütün Türkiye" irtica kurbanlarından özür dilemeli ve Sivas’a bir özür anıtı dikmelidir.

* * *


Şimdiye kadar hiç para verip şiir kitabı satın aldınız mı?

Aldınızsa da almadınızsa da size adına ödül verilen Metin Altıok’un toplu şiirlerini içeren "Bir Acıya Kiracı" (Kırmızı Yayınları) adlı kitabı ile ödülü alan Haydar Ergülen’in "Üzgün Kediler Gazeli" (Merkez Kitaplar) adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.


Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Yes, no...

Kerem...

Alman Lisesi’ni bitirdi.


Koç Üniversitesi’ni bitirdi.

İşletme diploması aldı.

Boğaziçi Üniversitesi’ne gitti.

Yüksek lisans yaptı.

Mimari tarih üzerine...

Koç Üniversitesi’ne döndü.

Öğretim üyesi olarak çalıştı.

Sonra, İTÜ’ye geçti.

Doktora yapıyor.

*

Harun...

Alman Lisesi’ni bitirdi.

Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdi.

Felsefe diploması aldı.

Ekolojiyle ilgileniyor.

*

Burak...

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı şan bölümünü bitirdi, opera çalıştı.

Kerem...

Jazz-rock’la başladı; Rolling Stones yorumladı; bana göre, yerli Jimi Hendrix.

*

Mor ve Ötesi bu.

*

Türkiye’nin seçkin okullarını bir defa değil, defalarca bitirdiler. Anadili seviyesinde İngilizce ve Almanca biliyorlar. İsteseler, çok rahat İngilizce şarkı yapabilirler.

Ama...

Yabancı dilin kompleks haline getirildiği; anca "yes, no" diyebilenlerin özgeçmişlerine "İngilizce biliyor" diye yazdırdığı; İbrahim Tatlıses’in "van tu tiri forroo" dediği bir ülkede... Eurovision’a "Türkçe" katıldılar.

*

Bugün alacakları derece ne olursa olsun, "teşekkür" borçluyuz, teşekkür...

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

20 Mayıs 2008 Salı

Tanrı, Kraliçe’yi korudu...

GEÇTİĞİMİZ günlerden aklımda kalan; İngiltere Kraliçesi’nin huzurunda topa vuran Başbakan’ın, Kraliçe açısından yarattığı tehlikenin ucuz atlatılmasıdır.

Ki ben Başbakan’ın at, tren, Mercedes, top gibi hareket eden cisimlerden uzak durması gerektiğini her zaman söylemişimdir.

O gün elçiliğin bahçesinde Başbakan önüne gelen topa tekmeyi vurduğunda, Kraliçe yakın tehlikenin farkında değildi.

Topa şut çekiyorum derken, arkasına yediği bir darbe ile Kraliçe’nin uçması an meselesiydi.

Neyse ki tehlike atlatıldı.

Tanrı, Kraliçe’yi korudu.

*

Kraliçe’
nin atlattığı ikinci tehlike; Çankaya’da "Şövalye" Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül ile "şerefe" bardak kaldırma töreni sırasında ortaya çıktı. Bu haramdı.

Cayır cayır cehennem ateşinde yanacaktı Kraliçe ve hesap verme günü mutlak gelecekti.

Neyse ki günahları hafifletici şey oradaydı:

Hayrünnisa Gül, türbanı ve tesettürü ile gülücükler dağıtarak şampanya bardağını "şerefe" kaldırdı. Bu iyi bir şeydi.

Türban ve tesettür bir kez daha "haramı" örtüverdi.

Tanrı, Kraliçe’yi korudu.

*

Üçüncü tehlike:

Tayyip Erdoğan
’ın, Kraliçe’nin yanına oturup kulağına ve İngilizce (!) olarak "AB sürecinde Türkiye’nin yaptığı reformları" anlatması sırasında yaşandı.

Onu dinlerken Kraliçe’nin salata tabağına bakışından, kısmi bunalım geçirmekte olduğu anlaşıldı.

Özellikle Başbakan, "Şunu da size ifade etmeliyim ki TOKİ ve duble otoyol konusuna fevkalade ileri bir noktaya kararlılıkla gelmiş bulunuyoruz..." şeklinde başlayan bölüme geldiğinde...

Kraliçe’nin uçağına binip İngiltere yerine Kuzey Asya’ya uçup, orada kendini "Tibet çadırı" sanma ihtimali ortaya çıktı.

Neyse ki tüm bunlara rağmen Kraliçe sağlam döndü.

Tanrı, Kraliçe’yi korudu.

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

15 yıl sonra ’The New Ottomans Co.’

HÜRRİYET Gösteri Dergisi’nin Mart 1993 sayısında "The New Ottomans Co." adlı bir yazı yayınlamıştım.

Söz konusu yazı "Dinozorca" (Telos Yayıncılık, 1993) adlı kitabımda yer almıştı; şimdi "Mahşerin Üç Kitabı" (Doğan Kitap, 2005; S.170-177) başlıklı birleşik kitabımda okunabilir. Bu yazıya söz konusu makalenin başlangıç bölümünü alacağım:

Has adamlar

"Son yirmi-yirmi beş yılda birlikte yaşamak zorunda kaldığımız kimi insanlar için,
’Analarının rahmine ’haklı’ olarak düşmüş, hep haklı olmak için doğmuşlar!’ diye bir tanımlamam vardır.

Yıllar önce bir yazımda bunun benzeri bir tanımlamayı kullandığımı da anımsıyorum.

Bir zamanlar Kemalistin hası, Marksistin hası, Maocunun hası, Filistincilerin hası, Humeyni sempatizanlarının hası onlardı; ardından en hakiki liberal oldular, yeni dünya düzenini en çabuk onlar kavradılar, eski yol arkadaşlarına
, ’Hálá aynı yerde mi otluyorsunuz?’ gibilerden, tepeden sorular sormaya başladılar ve ANAP’ın erdemini keşfettiler.

Özal’ın kişiliğinde XXI. yüzyılın dáhi politikacısını görmeye başladılar.

Şimdilerde
’Yeni Osmanlıcılık’a takılıyorlar.

Asıllarına rücu etmek ve geçmişle, tarihle barışmak istiyorlar.

Aşırı soldan saltanatçılığa giden o uzun ve trajik yolu kısaltıverdiler.

Başkalarının yapması durumunda ’tu kaka’ edecekleri davranışları, kendileri yaptıkları için, erdemlilik olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar.

Yirmi yıl önce bir tek amaçları vardı: toplumsal vitrinin önünde olmak.

Bundan sonra nereye gidecekler, bunu zaman gösterecek."
(S.170)

Cacığa sarmısak

Tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın "Komünizm lazımsa onu da biz getiririz, size ne oluyor" dediği ileri sürülür.

Bunlar da öyle: Komünist mi gerek, onlar var; Maocu mu gerek, onlar var; Humeynici mi gerek, onlar var; Filistinci mi gerek, onlar var; Özalcı mı gerek, onlar var; liberal mi gerek, onlar var; neoliberal mı gerek, onlar var; tarikatçı mı gerek, onlar var; Fethullahçı mı gerek, onlar var; AKP’ye lejyoner mi gerek, onlar var; sivil toplum örgütlerine lider mi lazım, onlar var; ABD ve AB düşünce kuruluşlarına danışman mı lazım, onlar var; demokrasiye cazgır mı gerek, onlar var; cacığa sarmısak mı lazım, gene onlar var.

Vitrin, biçim ve içerik olarak değişse de gene vitrin mankeni bunlar! Bütün taşıtların "sürücü mahalli"nin yanındaki koltuklarda gene bunlar.

Her zaman haklı olan onlar; yenilseler de yanılsalar da hep onlar haklı.

Bu nedenle, "Bunlar sperm halinde bile haklı olmalılar" diye düşünmüşümdür.

Kitabımın adını da bu nedenle "Dinozorca" koymuştum 1993 yılında.

Sıra AKP-2’de

Geçenlerde, bunlardan basında yazıcı olarak çalışanları, bir TV kanalında bir araya gelmişler, 68 kuşağı olarak yenilirken, yanılırken ne kadar haklı olduklarını anlatıyorlardı.

Denizler, dağlar, ovalar, vadiler yanılmışlar ama bunlar yanılmamışlardı.

Yenilgiden sonra özeleştiri yapacaklarına kılık değiştirmişler ve yollarına devam etmişlerdi.

Şimdi AKP’yi destekliyorlar ve AKP demokrasisini savunuyorlardı.

Bor’un pazarı şimdi AKP idi.

Ve Bor’un pazarının geçmesinin hiç önemi yoktu.

Çünkü her zaman satılacak bir şeyleri vardı ve olacaktı.

AKP-2’nin de cazgırlığını bunlar yaparlar, yapacaklar!


Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

19 Mayıs!

Parmaklar yapışık.

Sağ kol yukarı...


Vücuda 180 derece.

Sol kol 90 derece...

Yana doğru.

Bacaklar bitişik.

*

Ne bu?

19 Mayıs hareketleri!

*

Bandırma vapuru nerede?

Hurdacıya satıldı.

Yavuz nerede?

Jilet oldu.

Midilli?

Battı.

Savarona nerede?

Kiraladık.

Nusret mayın gemisi?

Karada!

(O da batmıştı, kiloyla hurdacıya satılırken, Tarsus Belediyesi aldı, restore etti, limana bağlayacağına, getirip şehir merkezindeki parka koydu!)

*

Türk tarihinin en önemli 5 gemisinin hali bu... 3 tarafımız denizlerle çevrili bu arada... Kendimize ait ’’Türk havuzu’’ denilen, 1 denizimiz, 2 de boğazımız var!

*

Bandırma, maket.

Yavuz, jilet.

Midilli, dipte.

Savarona, sosyete oyuncağı.

Nusret, süs.

*

Hadi hep beraber...

Parmaklar yapışık.

Sağ kol yukarı...

Vücuda 180 derece.

Sol kol 90 derece...

Yana doğru.

Bacaklar bitişik.

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net