24 Mayıs 2008 Cumartesi

Hangi cumhurbaşkanı?..

YİNE bir kriz karşısında Cumhurbaşkanı’nın inisiyatif alarak tarafları çağırıp bir "uzlaşma zemini" bulmasını istiyorlar.

Hangi Cumhurbaşkanı?..

Tayyip Erdoğan’ın AKP grubunda alkışlar altında "Cumhurbaşkanımız kardeşim Abdullah Gül’dür" diyerek uzlaşı-mutabakat aramaya gerek görmeden açıkladığı Cumhurbaşkanı mı?..

Cumhuriyet karşıtı simgeleri birlikte alıp devletin tepesine taşıyan Cumhurbaşkanı mı?...

AKP’nin Çankaya’daki temsilcisi mi?..

Hangisi?..

*

İşte; tarafsız, herkesin ve her kesimin güveneceği bir Cumhurbaşkanı bu günler için lazımdı.

Bizler "Bu benim Cumhurbaşkanım değil" derken, huysuzluğumuzdan ya da saplantılarımızdan değildi itirazımız.

Böyle bir Cumhurbaşkanı nasıl "tarafsız arabulucu" olacak şimdi, söyler misiniz?..

O taraftır.

Kendisinin kapatılma dosyasında adının olması bir yana... Bir tek kişi çıkıp "Bu Cumhurbaşkanı tarafsızdır" diyebilir mi?..

Sorun ona, buna...

*

Cumhurbaşkanı’nın arabulucu olması MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin aklına gelen bir fikir.

Onu Cumhurbaşkanı seçmek için Meclis’e koşarken, bir gün "tarafsız, yansız, herkese güven veren" bir Cumhurbaşkanı’na gerek olacağını ve kendisinin Cumhurbaşkanı’nı "uzlaştırıcı hakem olmaya" çağıracağını düşünmedi besbelli.

Elbette o günlerde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasına yapmacık sevinç gösteren patronlar da, aydınlar da, medya da, hatta kimi AKP’liler de şimdi bir "tarafsız, sözü dinlenen, saygın, uzlaştırıcı cumhurbaşkanımız" olsun isterlerdi.

Ama yok...

Ve gittikçe batıyor Türkiye...

*

Kör gözüm, kör...

Bu körlüğün sonucu değil midir ki, koca çukurları görmüyor vatan ve yuvarlanıyor tepetaklak...

Bu kadar mı olur körlük?..

Çıkarlar, yalakalıklar, ikiyüzlülükler, ahmaklıklar, bu kadar mı kör eder insanı?..

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Bizim Brezilyalılar ve bir futbol sihirbazı

YAZ geldi, konserler, maçlar bitti... Geçici bir boşluk içinde kaldık. Allahtan kitaplar var.

Haziran içinde sanatsal etkinlikler yeniden yoğunlaşır.

Bu yıl bir de Avrupa Futbol Şampiyonası var.

Demek ki günler yine renklenecek.

Bu yıl hüzünlüyüz.

Şampiyon olamadık.

Daha doğrusu olmak istemedik.

Zico’nun deneyimsizliği, Brezilyalı futbolcuların performanslarının şaşırtıcı şekilde düşmesi sonucunda şampiyonluğu Galatasaray’a ikram ettik.

Ancak Galatasaray’ın şampiyonluğu Fenerbahçe’den daha fazla istediği de bir gerçek.

Bugün size, bizi şampiyonluktan eden Brezilyalılara inat futbol sihirbazı bir Brezilyalı’yı anlatmak istiyorum.

Manuel Francisco dos Santos...

1933 yılında Rio’nun varoşlarında yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Çarpık bacaklı, omurgası yamuk, sağlıksız bu bebeğe ablası Garrincha (çirkin çit kuşu) adını taktı.

Yoksul ailenin hiçbir bireyi bir gün bu çarpık çurpuk ucubenin dünyanın en büyük futbolcularından biri olacağını aklından bile geçirmiyordu.

* * *

Ancak bu çarpık çurpuk çocuk ele avuca gelmeye başladığında olağanüstü bir futbol sihirbazı olarak ortaya çıktı.

14 yaşında çalışmaya başladığı tekstil fabrikasının futbol takımının her şeyiydi.

19 yaşında onu ünlü Botafogo Kulübü’nün seçmesine götürdüler.

Seçmeler için yapılan maçta bu çelimsiz delikanlı çalımlarıyla milli takımın sağ beki ünlü Djalma Santos’un başını döndürdü.

Maçtan sonra Djama antrenöre "Bu genci mutlaka takıma al" diyerek onun kaderinin değişmesini sağladı.

Hemen takıma girdi. İnanılmaz çalımları, driplingleri, şutları, ortaları, pasları ve golleri Brezilyalı futbolseverleri ayağa kaldırıyordu.

Seyirciler ona "Futbolun Chaplin"i adını taktılar.

1958 Dünya Kupası için milli takıma seçildi.

Antrenör ona ilk maçlarda yer vermedi.

Oysa takımın Garrincha gibi bir sihirbaza ihtiyacı vardı.

İşte bu noktada Djalma Santos onun yazgısını ikinci kez değiştirdi.

Antrenöre giderek "Eğer Garrincha’yı oynatmazsan ben yarın Brezilya’ya dönüyorum. İşte biletim" dedi.

* * *

Antrenör çaresiz Garrincha’yı takıma aldı.

Garrincha, harikalar yaratarak hem Brezilya’nın hem de dünyanın hayranlığını kazandı.

Brezilya, Garrincha’nın attığı ve attırdı harika gollerle hem 1958, hem de 1962 Dünya Kupası’nı kazandı.

Yıllar sonra ünlü futbolcu Pele, Garrincha’yı soran gazetecilere "O olmasa bu kupaları zor alırdık" dedi.

Gerçek de buydu. Garrincha 60 milli maçta oynamıştı.

Bu maçlarda Brezilya 52 galibiyet, 7 beraberlik almıştı.

Böyle bir ünü, onun altyapısı kaldıramadı.

Alkole ve kadınlara düştü.

Tam 11 çocuğu oldu.

Ama düzenli bir aile yaşamı kuramadı.

Futbolu giderek düşüyordu.

Sonunda dünyada yaptığı en iyi işi, futbol oynamayı bırakmak zorunda kaldı.

Gece gündüz durmadan içiyordu.

19 Ocak 1983 yılında 50 yaşında girdiği alkol komasından çıkamadı ve yaşamını yitirdi.

Ölüm nedeni sirozdu.

Ancak Garrincha halkın kalbinde öyle bir yer edinmişti ki cenaze törenine yüz binlerce insan katıldı.

Bu futbol sihirbazının mezar taşına "O küçük bir çocuktu, kuşlarla konuşurdu" yazdılar.

Tufan Türenç

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Metin Altıok Şiir Ödülü

’ÖMRÜMCE kendimi hep sözde buldum; Söz cehennemdi yanıp kavruldum. Yeniden doğdum kendi külümden, Ben Anka’ydım konuşuldum.’ (Metin Altıok)

* * *

Kırmızı Yayınevi,
2 Temmuz 1993 günü Sivas Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen şair Metin Altıok adına bir ödül veriyor.

Ödül töreni hakkında gerekli bilgi aşağıdadır:

Ödül törenine katkılarıyla katılanlar: Metin Altıok’un şiirleri, Fazıl Say, Sezen Aksu, Genco Erkal, Cüneyt Türel, Güvenç Dağüstün.

Gün: 24 Mayıs 2008 Cumartesi (yani bugün), saat: 19.

Yer: İTÜ Maçka Yerleşkesi, Mustafa Kemal Amfisi, Maçka (Eski Maden Fakültesi).

Ödül: 2008 Metin Altıok Şiir Ödülü.

Ödülü Alan: Haydar Ergülen.

Davet Sahibi: Kırmızı Yayınevi.

* * *

Metin Altıok çok yakın arkadaşımdı; Füsun (Akadlı) Altıok da. Kızları "Cincibir" Zeynep’i ilk kez bir çocuk arabasının içinde Bodrum’da görmüştüm.

Metin Altıok, Türk dilinin en yerli, en özgün şairlerinden biridir. Sivas’ın Madımak’ında diri diri yakıldı.

Adına verilen, ilki bu yıl verilecek olan ödülü, bir sis çanı, bir tehlike sireni olarak kabul ediyorum.

Unutulmasın ki "yobaz mürteci", insanı diri biri yakabilir ve bir kent bunu seyredebilir.

"Sivas’ı unutun!" diyorlar.

Bu ödül Sivas’ı unutturmayacak!

* * *

Ödülü alan şair, Haydar Ergülen kusura bakmasın bugün kendisinden söz etmeyeceğim.

Ödül seçici kurulu isabetli bir seçim yapmıştır.

Kendisini kutlarım.

Gençtir!

Bir fırsatta borcumu öderim.

Türkiye’yi sorguya çekeceğim bugün, bu yazıda!

Sivas’ta 33 aydın ve sanatçı, iki otel görevlisi diri diri yakılırken, Türkiye sen neredeydin?

2 Temmuz 1993 Madımak katliamından sonra 9 Temmuz tarihli Aydınlık Gazetesi’nde yayınladığım yazıda şunları söylemişim:
"Devlet, hakem olması gerekirken yan tutarsa suç işlemiştir; ’devlet’ devletliğini kanıtlamak gerektiği zaman bunu yapmıyorsa suç işlemiştir; ’devlet’ suç işlemişse devlet olma niteliğini yitirmiştir ve bir kez daha suç işlemiştir, çünkü devletin devlet olma niteliğini yitirmesi onun işleyebileceği en büyük suçlardan biridir."
("Yazmasam Olmazdı" Doğan Kitap, S.157)

İtiraf etmeliyim ki birinci cümle çok yanlış.

Devlet bir katliama nasıl hakem olur?

Devlet irticaya karşı her zaman Cumhuriyet’ten yana taraf olmalıdır.

Bunalım içinde, can havliyle yazdığım bu satır tam anlamıyla bir salaklık ürünü. Herkesten özür dilerim!

Madımak katliamından sadece failler değil, dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı ve bakanlar kurulu, ordusu ve polisi, mülki amirleri ve halkıyla birlikte bütün Sivas, bütün Türkiye sorumludur.

Bu nedenle "Bütün Türkiye" irtica kurbanlarından özür dilemeli ve Sivas’a bir özür anıtı dikmelidir.

* * *


Şimdiye kadar hiç para verip şiir kitabı satın aldınız mı?

Aldınızsa da almadınızsa da size adına ödül verilen Metin Altıok’un toplu şiirlerini içeren "Bir Acıya Kiracı" (Kırmızı Yayınları) adlı kitabı ile ödülü alan Haydar Ergülen’in "Üzgün Kediler Gazeli" (Merkez Kitaplar) adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.


Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Yes, no...

Kerem...

Alman Lisesi’ni bitirdi.


Koç Üniversitesi’ni bitirdi.

İşletme diploması aldı.

Boğaziçi Üniversitesi’ne gitti.

Yüksek lisans yaptı.

Mimari tarih üzerine...

Koç Üniversitesi’ne döndü.

Öğretim üyesi olarak çalıştı.

Sonra, İTÜ’ye geçti.

Doktora yapıyor.

*

Harun...

Alman Lisesi’ni bitirdi.

Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirdi.

Felsefe diploması aldı.

Ekolojiyle ilgileniyor.

*

Burak...

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı şan bölümünü bitirdi, opera çalıştı.

Kerem...

Jazz-rock’la başladı; Rolling Stones yorumladı; bana göre, yerli Jimi Hendrix.

*

Mor ve Ötesi bu.

*

Türkiye’nin seçkin okullarını bir defa değil, defalarca bitirdiler. Anadili seviyesinde İngilizce ve Almanca biliyorlar. İsteseler, çok rahat İngilizce şarkı yapabilirler.

Ama...

Yabancı dilin kompleks haline getirildiği; anca "yes, no" diyebilenlerin özgeçmişlerine "İngilizce biliyor" diye yazdırdığı; İbrahim Tatlıses’in "van tu tiri forroo" dediği bir ülkede... Eurovision’a "Türkçe" katıldılar.

*

Bugün alacakları derece ne olursa olsun, "teşekkür" borçluyuz, teşekkür...

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

20 Mayıs 2008 Salı

Tanrı, Kraliçe’yi korudu...

GEÇTİĞİMİZ günlerden aklımda kalan; İngiltere Kraliçesi’nin huzurunda topa vuran Başbakan’ın, Kraliçe açısından yarattığı tehlikenin ucuz atlatılmasıdır.

Ki ben Başbakan’ın at, tren, Mercedes, top gibi hareket eden cisimlerden uzak durması gerektiğini her zaman söylemişimdir.

O gün elçiliğin bahçesinde Başbakan önüne gelen topa tekmeyi vurduğunda, Kraliçe yakın tehlikenin farkında değildi.

Topa şut çekiyorum derken, arkasına yediği bir darbe ile Kraliçe’nin uçması an meselesiydi.

Neyse ki tehlike atlatıldı.

Tanrı, Kraliçe’yi korudu.

*

Kraliçe’
nin atlattığı ikinci tehlike; Çankaya’da "Şövalye" Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül ile "şerefe" bardak kaldırma töreni sırasında ortaya çıktı. Bu haramdı.

Cayır cayır cehennem ateşinde yanacaktı Kraliçe ve hesap verme günü mutlak gelecekti.

Neyse ki günahları hafifletici şey oradaydı:

Hayrünnisa Gül, türbanı ve tesettürü ile gülücükler dağıtarak şampanya bardağını "şerefe" kaldırdı. Bu iyi bir şeydi.

Türban ve tesettür bir kez daha "haramı" örtüverdi.

Tanrı, Kraliçe’yi korudu.

*

Üçüncü tehlike:

Tayyip Erdoğan
’ın, Kraliçe’nin yanına oturup kulağına ve İngilizce (!) olarak "AB sürecinde Türkiye’nin yaptığı reformları" anlatması sırasında yaşandı.

Onu dinlerken Kraliçe’nin salata tabağına bakışından, kısmi bunalım geçirmekte olduğu anlaşıldı.

Özellikle Başbakan, "Şunu da size ifade etmeliyim ki TOKİ ve duble otoyol konusuna fevkalade ileri bir noktaya kararlılıkla gelmiş bulunuyoruz..." şeklinde başlayan bölüme geldiğinde...

Kraliçe’nin uçağına binip İngiltere yerine Kuzey Asya’ya uçup, orada kendini "Tibet çadırı" sanma ihtimali ortaya çıktı.

Neyse ki tüm bunlara rağmen Kraliçe sağlam döndü.

Tanrı, Kraliçe’yi korudu.

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

15 yıl sonra ’The New Ottomans Co.’

HÜRRİYET Gösteri Dergisi’nin Mart 1993 sayısında "The New Ottomans Co." adlı bir yazı yayınlamıştım.

Söz konusu yazı "Dinozorca" (Telos Yayıncılık, 1993) adlı kitabımda yer almıştı; şimdi "Mahşerin Üç Kitabı" (Doğan Kitap, 2005; S.170-177) başlıklı birleşik kitabımda okunabilir. Bu yazıya söz konusu makalenin başlangıç bölümünü alacağım:

Has adamlar

"Son yirmi-yirmi beş yılda birlikte yaşamak zorunda kaldığımız kimi insanlar için,
’Analarının rahmine ’haklı’ olarak düşmüş, hep haklı olmak için doğmuşlar!’ diye bir tanımlamam vardır.

Yıllar önce bir yazımda bunun benzeri bir tanımlamayı kullandığımı da anımsıyorum.

Bir zamanlar Kemalistin hası, Marksistin hası, Maocunun hası, Filistincilerin hası, Humeyni sempatizanlarının hası onlardı; ardından en hakiki liberal oldular, yeni dünya düzenini en çabuk onlar kavradılar, eski yol arkadaşlarına
, ’Hálá aynı yerde mi otluyorsunuz?’ gibilerden, tepeden sorular sormaya başladılar ve ANAP’ın erdemini keşfettiler.

Özal’ın kişiliğinde XXI. yüzyılın dáhi politikacısını görmeye başladılar.

Şimdilerde
’Yeni Osmanlıcılık’a takılıyorlar.

Asıllarına rücu etmek ve geçmişle, tarihle barışmak istiyorlar.

Aşırı soldan saltanatçılığa giden o uzun ve trajik yolu kısaltıverdiler.

Başkalarının yapması durumunda ’tu kaka’ edecekleri davranışları, kendileri yaptıkları için, erdemlilik olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar.

Yirmi yıl önce bir tek amaçları vardı: toplumsal vitrinin önünde olmak.

Bundan sonra nereye gidecekler, bunu zaman gösterecek."
(S.170)

Cacığa sarmısak

Tek parti döneminin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın "Komünizm lazımsa onu da biz getiririz, size ne oluyor" dediği ileri sürülür.

Bunlar da öyle: Komünist mi gerek, onlar var; Maocu mu gerek, onlar var; Humeynici mi gerek, onlar var; Filistinci mi gerek, onlar var; Özalcı mı gerek, onlar var; liberal mi gerek, onlar var; neoliberal mı gerek, onlar var; tarikatçı mı gerek, onlar var; Fethullahçı mı gerek, onlar var; AKP’ye lejyoner mi gerek, onlar var; sivil toplum örgütlerine lider mi lazım, onlar var; ABD ve AB düşünce kuruluşlarına danışman mı lazım, onlar var; demokrasiye cazgır mı gerek, onlar var; cacığa sarmısak mı lazım, gene onlar var.

Vitrin, biçim ve içerik olarak değişse de gene vitrin mankeni bunlar! Bütün taşıtların "sürücü mahalli"nin yanındaki koltuklarda gene bunlar.

Her zaman haklı olan onlar; yenilseler de yanılsalar da hep onlar haklı.

Bu nedenle, "Bunlar sperm halinde bile haklı olmalılar" diye düşünmüşümdür.

Kitabımın adını da bu nedenle "Dinozorca" koymuştum 1993 yılında.

Sıra AKP-2’de

Geçenlerde, bunlardan basında yazıcı olarak çalışanları, bir TV kanalında bir araya gelmişler, 68 kuşağı olarak yenilirken, yanılırken ne kadar haklı olduklarını anlatıyorlardı.

Denizler, dağlar, ovalar, vadiler yanılmışlar ama bunlar yanılmamışlardı.

Yenilgiden sonra özeleştiri yapacaklarına kılık değiştirmişler ve yollarına devam etmişlerdi.

Şimdi AKP’yi destekliyorlar ve AKP demokrasisini savunuyorlardı.

Bor’un pazarı şimdi AKP idi.

Ve Bor’un pazarının geçmesinin hiç önemi yoktu.

Çünkü her zaman satılacak bir şeyleri vardı ve olacaktı.

AKP-2’nin de cazgırlığını bunlar yaparlar, yapacaklar!


Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

19 Mayıs!

Parmaklar yapışık.

Sağ kol yukarı...


Vücuda 180 derece.

Sol kol 90 derece...

Yana doğru.

Bacaklar bitişik.

*

Ne bu?

19 Mayıs hareketleri!

*

Bandırma vapuru nerede?

Hurdacıya satıldı.

Yavuz nerede?

Jilet oldu.

Midilli?

Battı.

Savarona nerede?

Kiraladık.

Nusret mayın gemisi?

Karada!

(O da batmıştı, kiloyla hurdacıya satılırken, Tarsus Belediyesi aldı, restore etti, limana bağlayacağına, getirip şehir merkezindeki parka koydu!)

*

Türk tarihinin en önemli 5 gemisinin hali bu... 3 tarafımız denizlerle çevrili bu arada... Kendimize ait ’’Türk havuzu’’ denilen, 1 denizimiz, 2 de boğazımız var!

*

Bandırma, maket.

Yavuz, jilet.

Midilli, dipte.

Savarona, sosyete oyuncağı.

Nusret, süs.

*

Hadi hep beraber...

Parmaklar yapışık.

Sağ kol yukarı...

Vücuda 180 derece.

Sol kol 90 derece...

Yana doğru.

Bacaklar bitişik.

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

13 Mayıs 2008 Salı

Lagendayık Enişte Erdoğan’ın yerine oynuyor

LAGENDAYIK Enişte’ye meğer ne kadar çok kızan varmış. Benim 25 Nisan tarihli "Lagendayık Enişte Gardaş" yazımdan sonra torbanın ağzı açıldı. Enişte’nin hedef tahtalarından biri olan CHP’nin Grup Başkan Vekili Kemal Anadol, haklı olarak, "AKP takımının yabancı oyuncusu" olarak tanımlıyor Enişte’yi! Haklıdır, az bile demiş!

Ciddiye alıyorum

25 Nisan tarihli yazımdan sonra, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği elitlerinden beni arayıp "Şu Joost Lagendijk patavatsızını ciddiye alma!" diyenler oldu, ama kimi ciddiye alıp-almayacağıma kendim karar verdiğim için "Enişte"yi ciddiye alıyorum.

Uzun uzun düşündükten, bir doluya bir boşa koyduktan sonra şuna karar verdim: Bu "Langendayık Enişte", Recep Tayyip Erdoğan’ın yerine oynuyor. Ciddiye almam için bu bile yeter. Bunun için hevesi var, niyeti var! Yağ var, pirinç var! Pilav yapmak için tek şey eksik: T.C. vatandaşı olmak. Eğer şimdiye kadar olmadıysa. (Çünkü "elit vatandaş"ın jest ve mimikleriyle konuşuyor.) Enişte için bu da "mesele" değil. İki şekilde T.C. vatandaşı olabilir.

1. Bir T.C. vatandaşı bayanla evliliği üç yılı doldurunca.

2. Türkiye’ye üstün hizmetlerinden dolayı, Bakanlar Kurulu kararı ile hiç beklemeden T.C. vatandaşı olabilir.

Seçim yasasında T.C. vatandaşlığına yeni alınanlar hakkında hiçbir kısıtlayıcı hüküm bulunmadığı için ilk seçimde aday olup milletvekili seçilebilir.

Cumhurbaşkanı tarafından Bakanlar Kurulu’nu kurmakla görevlendirilmesi için de bir sınırlayıcı hüküm bulunmamakta.

Gözünü sevdiğim, anam-babam Türkiye! ABD mi, AB ülkeleri mi daha demokratik?

Medine dilencisi gibi

Enişte Bey, Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi’ye bir protesto mektubu göndermiş. Başyazarımız mektubu özetleyerek yayınladı (08.05.08).

Enişte Bey güya "AKP kapatılacaktır" dememiş "İstanbul’da konuştuğum birçok insan, AKP’nin kapatılacağını düşünüyor" diyesiymiş!...

Meğer "CHP’yi anlayamıyorum" demiş de kimileri bunu "utanıyonuz" yapmışlar.

Eh sen böyle Medine dilencisi gibi kapı kapı, kahve kahve gezersen, kimle konuştuğuna dikkat etmezsen, sağda solda boşboğazlık edersen, sonu budur.

AKP ve Erdoğangiller henüz Enişte Bey’den kuşkulanmadılar. Hele bir kuşkulansınlar, "aile saadeti"ni bile bozarlar. Ailesinde Ermeni, Yahudi, Rum tohumu bile bulurlar.

Sol zırvaları paylaşmaz

Joost Lagendijk "Sol ve yeşil bir geleneğin üyesi olarak görüşlerimi herkesin paylaşmayacağını biliyorum" diyor. Galiba bu memlekette "sol gelenek"in bulunmadığını sanıyor. Bu memlekette "İştirakiyun" geleneği de, TKP geleneği de, TİP geleneği de, devrimli-devrimsiz sol gelenek de var. Bu gelenekler Enişte Bey’in zırvalarını paylaşmıyorlar.

Ancak Enişte Bey’e de katılıyorum: Türkiye, Avrupa Birliği’nin iş ve iç sorunudur. Yaptıkları "dışardan müdahale" değil. Ama bunun da bir edebi-adabı var. İtiraz edepsizlik ile adapsızlığa! Ve, gördüğü muamelenin onur kırıcı, aşağılayıcı olduğuna inanan millet, ne AB’ye ne de memurlarına güveniyor. Suçlu kim acaba?

Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Arap-İngiliz...Sırtımızı güvenle dönebiliriz!

22 Temmuz’dan sonra...

*

Suudi Kralı geldi.

İngiliz Dışişleri Bakanı geldi.

Ürdün Kralı geldi.

İngiliz Adalet Bakanı geldi.

Kuveyt Emiri geldi.

Prens Charles geldi.

Abu Dabi Emiri geldi.

İngiliz Kraliçesi geldi.

*

Bizimkiler, İngiltere’ye, Suudi Arabistan’a, Katar’a, Ürdün’e, Kuveyt’e, Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitti.

*

Katar Emiri, gazetecilere "kol saati" taktı; gazeteleri televizyonları aldı.

Cep telefonu İngiliz’in.

Normal telefon öbür Arap’ın.

*

Ekonomiden Sorumlu Bakanımızın, bakan olduktan sonra İngiliz vatandaşı olduğu ortaya çıktı... İngiliz The Banker dergisi, Maliye Bakanımızı Avrupa’da Yılın Maliye Bakanı seçti.

*

İngiliz atasözü der ki: "Sersemler, akıllıların yedi yılda cevaplandıramayacağı soruları bir günde sorar!"

*

Sersem’lemiş biri olarak sorayım:

"Hayatımızda bu kadar...

85 yıllık Cumhuriyet tarihimizde olmadığı kadar, Arap ve İngiliz bulunması, normal midir?"

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

11 Mayıs 2008 Pazar

AKP'den 3 bin 500 istifa

AKP Dicle İlçe Örgütü Başkanı Mustafa Özyağan: Artık AKP'ye güvenmiyoruz!

AKP Dicle İlçe Örgütü Başkanı görevden alınmadığını aksine 3 bin 500 kişiyle birlikte istifa ettiğini söyledi.

AKP’nin performans düşüklüğü gerekçesiyle feshettiği Hazro, Lice, Kocaköy, Dicle, Eğil ve Hani ilçe örgütlerinin yönetimlerinin görevden alınmasının sebebinin uzun süreden beri devam eden ve başını Abdurrahman Kurt’un çektiği iktidar çekişmesinden kaynaklandığı iddia edildi. AKP Dicle İlçe Başkanı Mustafa Özyağan, “22 Temmuz öncesi halka bir sürü söz verdik. Bu sözlerden hiç biri yerine getirilmedi. Bunu hatırlatınca bize komplo kurdular. Biz artık bu partiye, milletvekillerine güvenmiyoruz. Bunun için 3 bin 500 kişi olarak istifa ettik” dedi.

Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın “İstiyorum” dediği kentlerin başında gelen Diyarbakır’da, partisi zor günler yaşıyor. Özellikle 22 Temmuz genel seçimlerinin ardından Kürt sorunu konusunda izlediği politika, tezkere kararı, sınır içi ve sınır ötesi operasyonların aralıksız sürdürülmesi, Kürtlere yönelik baskıların tırmandırılması, yüzde yüzlere varan zamların yapılması ve bölgeyi vuran kuraklığa karşı hiç bir önlem alınmaması nedeniyle Diyarbakır’da halktan büyük tepki alan AKP, iktidar çekişmeleri nedeniyle kaynayan kazana döndü.
‘Hiç bir vaatlerini yerine getirmediler’

AKP Genel Merkezi, Mehmet Aytekin başkanlığındaki Hazro, Şerafettin Can başkanlığındaki Lice, Ahmet Türe başkanlığındaki Kocaköy, Mustafa Özyağan başkanlığındaki Dicle, Kazım Gündüz başkanlığındaki Eğil ve Mahmut Etik başkanlığındaki Hani ilçe teşkilatlarını geçtiğimiz hafta performans düşüklüğü gerekçesiyle görevden almıştı. Görevden alınmadığını ve 3 bin 500 kişiyle AKP’den istifa ettiklerini iddia eden Dicle İlçe Başkanı Mustafa Özyağan, Diyarbakır İl Örgütü’nü ağır eleştirdi. 22 Temmuz seçimlerinde AKP Diyarbakır Milletvekilleri ile birlikte halka verdikleri vaatlerin hiç birinin yerine getirilmediğini ifade eden Özyağan, Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt’a yüklendi.

‘3 bin 500 kişi istifa etti’

Seçim öncesi halka verilen sözleri milletvekillerine hatırlattıkları için Diyarbakır İl Örgütü ve başını Abdurrahman Kurt’un çektiği ekibin kendilerine komplo kurduğunu iddia eden Özyağan, şunları söyledi: “AKP’ye 3 bin 500 kişiyi üye yapmıştım. Ama bu komplo sonrasında ilçede AKP tabelasını indirdim. Partiye üye olan 3 bin 500 kişi de topluca istifa ettik. Önümüzdeki günlerde istediğimiz partiye oyumuzu veririz.”

‘Ranta bulaştılar’

Kongrede 3 aday arasında en yüksek oyu alarak ilçe başkanlığına seçildiğini belirten Özyağan, “Başarısızlıkla suçlanmamızın altında farklı nedenler yatıyor. Ben bu saatten sonra bu teşkilata bu milletvekiline güvenmem. Yaptıkları düpedüz ihanettir. Verilen bunca vaatlere rağmen Dicle’de bir çivi bile çakmadılar. Ön seçimde Abdurrahman Kurt’a oy vermediğimiz için bizden intikam alıyor.

Abdurrahman Kurt intikamcı, sinsi bir ‘kurt’tur” diye konuştu. Görevden alındıkları iddiasını kabul etmediğini dile getiren Özyağan, “Onlar bizi görevden aldıklarını söylüyorlar. Ama biz çalışmama kararı alıyoruz. Görevden alınan ilçe başkanları rantta bulaşmamıştı. Ama bizi görevden aldıklarını iddia edenleri bir araştırsınlar nasıl ranta bulaştıkları ortaya çıkacaktır” diye konuştu.

Konuşma yasağı

Görevden alınan ilçe örgütlerine basına konuşma yasağı getirilerek, yaşanan çalkantının yansımasının engellenmeye çalışıldığını belirten Özyağan, kendisinin yaşanan rantı, yerine getirilmeyen vaatleri dile getireceğini ifade etti.

Evrensel

www.haberinyeri.net

Taraf Gerçek Sandı

Fettullahçılığı ve Amerikancılığı tescilli Taraf Gazetesi, bugün yine ilginç bir haberi manşetlerine taşıdı. Zihni Çakır’ın Darbe isimli kitabına dayanarak hazırlanan haber “İşte MİT’in Sabancı Cinayet Raporu” başlığını taşıyor. Ancak konuyu yakından takip eden çevreler Taraf’ı, tıpkı diğer haberlerde olduğu gibi yine yalanladı. Güvenlik ve Yargı Muhabirleri Derneği Başkanı Ünal İnanç’ın yönetimindeki “aykırı haber” isimli internet sitesi habere konu olan belgenin, MİT’in yazışma tekniklerine uymadığını dolayısıyla da sahte olduğuna dikkat çekti.

Bugünkü Taraf Gazetesi, Zihni Çakır’ın Darbe isimli kitabına dayanarak bir haber yayınladı. Habere konu olan belgedeMİT’in Sabancı suikastını çözdüğü , bu suikastın Susurluk’daki kazada ölen Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve Piyade Yüzbaşı Hüseyin Pepekal tarafından organize edildiği iddia ediliyor. Belgede; Emniyet tarafından yakalanan eroinlerin, İstanbul Büyükçekmece’deki AK çimento ocaklarında imha edilmeyip Avrupa’ya satıldığı, bu durumla ilgili Özdemir Sabancı’nın uyarıldığı fakat işleyişin devam etmesi üzerine bu cinayetin işlendiği yazıyor.

Haber, ilk bakışta çok çarpıcı geliyor. Ancak Taraf Gazetesi’nin geçmişte yaptığı çok sayıdaki yalan yanlış haber hatırlanırsa temkinli olmak gerekiyor. Güvenlik ve Yargı Muhabirleri Derneği Başkanı 40 yıllık gazeteci Ünal İnanç’ın yönetimindeki “aykırı haber” isimli internet sitesi habere konu olan belgenin, Milli Ahvale Hizmet, Milli Emniyet Hizmetleri ve MİT adıyla devam eden müsteşarlığın 1920’lerden bugüne kullandığı yazışma tekniğine aykırı bir belge olduğu kaydediliyor ve şu yorum yapılıyor:

“Zihni Çakır’ın, argo deyimiyle birileri tarafından “vıza” bastığı anlaşılıyor. Üç kağıtçılar bul karayı, al parayı diye bağırırlar. Boş kağıtlara para yatırdığın zaman da “vıza bastın” derler. Argoda bunun çeşitli deyimleri vardır. Allah tüm gazetecileri kucağa gelmekten, vıza bastamaktan, mandepsiye oturmaktan korusun.”

www.haberinyeri.net

En acı anneler günü

Çatışmada 19 PKK’lı
terörist öldürüldü

TÜRK Silahlı Kuvvetleri’nin Kandil’e yaptığı operasyonda ağır darbe yiyen teröristler, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde sınır karakoluna saldırdı. Mehmetçik, kahpe saldırıya karşı ateşle cevap verdi.

Çıkan çatışmada 19 PKK’lı öldürüldü. 6 askerimiz ise açılan ilk ateşte şehit oldu. Kuzey Irak’a kaçan teröristlerin etkisiz hale getirilmesi için bölgedeki operasyonlar aralıksız sürüyor.

Şehit jandarma er Yurdakul Alcan’ın
annesi Nazlı Alcan acı haberle yıkıldı


Alçaklar iyice azdı
Şemdinli’de karakola saldıran hainler, 6 askerimizi şehit etti. Çatışmada 19 PKK’lı öldürüldü.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, geçen hafta PKK’nın Kuzey Irak’taki en büyük kampı olan Kandil’e yaptığı operasyonda ağır darbe yiyen bölücü teröristler Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde sınır karakoluna saldırdı. Kalabalık terörist grubu püskürtülürken çıkan çatışmada 19 PKK’lı öldürüldü, 6 asker şehit oldu. Önceki akşam, Aktütün Karakolu’nu hedef alan 150- 200 kişilik PKK’lı bir grup, ağır silahlarla ateş açtı.

İki koldan saldırdılar
İki koldan saldıran PKK’lılara anında karşılık veren askerler, yaklaşık yarım saat süren çatışmadan sonra teröristleri püskürttü. Çatışmada 19 PKK’lı öldürülürken, teröristlerin açtığı ilk ateş sırasında jandarma erler Gökhan Uzun, Serhat Genç, Emrah Şuhut, İbrahim Atasagun, Yurdakul Alcan ve Eyüp Dağtekin şehit düştü. Teröristler yaralanan arkadaşlarını da alıp karanlıktan yararlanarak Irak topraklarına dönerken, bölgede geniş kapsamlı operasyon başlatıldı. Karakolun hemen Aktütün Köyü’nün yakınında olması nedeniyle teröristlerin açtığı ateş sırasında köylülerden de yaralananlar oldu. Karakola saldırı haberinin alınmasından sonra bölgeye sevkedilen komandolarla Jandarma Özel Harekat timleri ve korucular, kapsamlı operasyon başlattı.

Şehitlerin Baba Ocağına ateş düştü


3 ay sonra terhis olacaktı

Şemdinli’deki hain saldırıda şehit olan jandarma er 21 yaşındaki Halil İbrahim Atasagun’un, Afyonkarahisar’ın Çobanlar ilçesindeki babaevinde yas var. Şehit Atasagun’un, ailesine, oğullarının şehit olduğu haberini sağlık ekipleriyle eve gelen askeri yetkililer verdi. Baba Salih Atasagun, acı haberi alır almaz düşüp bayıldı. Daha sonra kendine gelen Atasagun, “Vatan sağ olsun” dedi. Oğlu Halil İbrahim’in 3 ay sonra teskere alacağını, iki gün önce konuşmalarında da oldukça iyi olduğunu söylediğini ifade eden baba Atasagun, “Oğlumun büyük hayalleri vardı” diyerek gözyaşlarına boğuldu. Şehit H. İbrahim Atasagun’un 2 kız kardeşinin bulunduğu ve evin tek oğlu olduğu belirtildi. Atasagun’un evinde geriye daha önceden gönderilen ve bir şehitlik önünde çektirdiği fotoğrafı kaldı. Şehit erin cenazesi bugün toprağa verilecek. (AA)

Aldığı haberle birden yere yığılıp bayılan baba Salih Atasagun’a yakınları müdahale etti. Uzun süre sonra kendine gelen Atasagun, “Vatan sağ olsun” dedi. Anne Hanife Atasagun’un feryatları ise yürekleri parçaladı.

Mersin’de de yürekler dağlandı
Acı haberi alınca sinir krizleri geçiren anne Nazlı Alcan, şehit oğlu için “O benim son beşiğimdi, ciğerim yanıyor. Kuzumun çeyizini hazırlıyorduk” diyerek gözyaşlarına boğuldu.



Aynı saldırıda şehit düşen jandarma er 21 yaşındaki Yurdakul Alcan’ın Mersin’in Tarsus ilçesindeki baba evinde de yas var. Acı haber, Alcan ailesine eve gelen askeri yetkililer verdi. Oğlunun şehit haberini alan anne 53 yaşındaki Nazlı Alcan, baygınlık geçirince, Acil Servis ile gelen sağlık görevlileri müdahalede bulundu. Anne Nazlı Alcan, 2 çocuğundan küçüğü olan şehit oğlu için “O benim son beşiğimdi, ciğerim yanıyor. Kuzumun çeyizini hazırlıyorduk. Şehit haberi geldi. Askerden gelince evlendirecektim” diyerek gözyaşı döktü. Nazlı Alcan’ın, bir ara dışarıya çıkarak oğlunun kamuflaj çantasını koklaması, çevresindekileri de gözyaşlarına boğdu. Şehidin ağabeyi Mustafa Alcan da, kardeşinin vatan için şehit olduğunu belirterek, terörü lanetledi.

Yeni Çağ

www.haberinyeri.net

Ziyafet sofraları

HAYIR, Gelibolulu Mustafa Ali’nin görgü ve toplum kuralları üzerine yazdığı Ziyafet Sofraları adlı ilginç kitaptan söz edecek değilim. Konu başka: Çağı kavramak için akıl ve birikimlerinin yeterli olduğundan kuşku duyduğum kimi gazete yazıcıları, bir yemekte, Anayasa Mahkemesi’nin kararına bağlı geleceği hakkında Başbakan’a akıl vermişler. Söz konusu yemekte neler konuşuldu, Başbakan’a kim nasıl akıl verdi, bunu da zerre kadar merak etmemekteyim. Ben bu yemek davetinin kimsenin ilgilenmediği bir başka yönüyle, işin bamteliyle ilgiliyim.

Soros’un ağları

Davet sahibinin Türkiye Sosyal ve Ekonomik Etütler Vakfı’nın (TESEV’in) Başkanı Can Paker olması ilgimi çekiyor. Can Paker, 2001 yılında Türkiye Açık Toplum Enstitüsü (Open Society Institute) Danışma Kurulu üyesi ve 2002’de de başkanı olmuş.

TESEV’in uluslararası ilişkileri çok ilginç ve karmaşık: TESEV’i maddi ve manevi bakımdan destekleyen Açık Toplum Enstitüsü, George Soros tarafından kurulmuş.

George Soros, 1979 yılında ilk vakfı Açık Toplum Fonu’nu kurmuş. Avrupa’daki ilk vakfı olan Avrupa Vakfı’nı 1984 yılında Macaristan’da kurmuş. Dünyanın 60 kadar ülkesinde (Orta ve Doğu Avrupa, eski SSCB ülkeleri, Guatemala, Haiti, Moğolistan, Güney Afrika, Türkiye) bulunan vakıflar ağını besliyor. Bu vakıfların ortak hedefi, açık toplumların gelişimini ve devamlılığını sağlayacak kurumların kurulması ve güçlenmesi.

Vikipedi’den isimler

Açık Toplum Enstitüsü, Türkiye’de çalışmalarına 2001 yılında İstanbul’da temsilcilik açarak başlamış. Türkiye ofisi, 2001 yılından 2006 sonuna kadar toplam 86 projeye 7 milyon ABD Doları destek sağlamış. Türkiye temsilciliği, ülkemizdeki sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler ile yakından çalışmayı hedeflemekte. Enstitünün Türkiye Direktörü Hakan Altınay, Danışma Kurumu Başkanı ise Can Paker.

Açık Toplum Enstitüsü’nün Türkiye Danışma Kurulu üyeleri: Nebahat Akkoç, Şahin Alpay, Murat Belge, Üstün Ergüder, Osman Kavala, Ömer Madra, Nadire Mater ve Bilgi Üniversitesi kurucusu Oğuz Özerden. (Bu bilgiler Vikipedi’den alınmıştır.)

Görüldüğü gibi, Can Paker TESEV ile Açık Toplum Enstitüsü’nün birleştiği halka.

Göz-kulak var mıydı!

TESEV’in de, Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün de káğıt üzerinde çok kutsal amaçları var. Ama bizzat Soros’un ve Open Society Institute’ün Güney Amerika’daki karşı-devrim hareketleri; Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna’daki renkli devrimlerle ilişkisi hatırlanınca mide bulanmaya başlıyor. Bir de CIA ile doğrudan ilişkili NED gibi kuruluşlar akla geliyor.

Can Paker’in evinde yenilen yemekte TESEV bulunduğuna göre, George Soros, Open Society Institute, CIA, NED (National Endowment for Democraty), NDI (National Democratıc Institute), NRD (National Republican Institute), IRI (Enternational Republican Institute) gibi şaibeli kuruluşlar göz ve kulak olarak var mıydı?

İnsan merak ediyor! Zaten yemekte neler lüpletildiği, neler içildiği değil, bunlar merak edilmelidir. Belki de ılık İslam, fıstıki yeşil devrim ve gelecekleri konuşulmuştur. Konuşmalar New York’taki Açık Toplum Enstitüsü’ne nasıl yansıdı acaba?

Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Boşuna

Süleyman Aydın.

Bölücü teröre verdiğimiz ilk şehit.


Eruh’ta vuruldu.

Taaa 84’te.

21 yaşındaydı.

Erzincan’ın merkeze bağlı Mertekli Köyü’ndeki mezarlıkta yatıyor.

*

Sonra?

*

Bi daha şehit oldu Süleyman Aydın!

Evet, bi daha...

İlk Süleyman Aydın’dan, taaa 21 sene sonra, adaşı, Süleyman Aydın şehit edildi.

Şırnak’ta.

O da 21 yaşındaydı.

Sivas’ın Hafik İlçesi’ne bağlı Yarhisar Köyü’ndeki mezarlıkta yatıyor.

*

İlk Süleyman Aydın şehit düşmeyip terhis olsaydı, evlenip oğlu olsaydı...

İlk Süleyman Aydın’ın oğlu, öbür Süleyman Aydın’la yaşıt olurdu.

*

Demem o ki...

Şehit vermeyen şehir, ilçe, köy kalmadı.

Şehidi olmayan sülale kalmadı.

Hatta, birinci tur bitti, adıyla soyadıyla ikinci tur şehitlerimizi veriyoruz.

Bana mısın diyen yok!

10 şehit, bin şehit, 5 bin şehit.

Kimsenin umurunda değil.

Yalandan gözyaşı...

"Kanı yerde kalmayacak" filan.

Ver toprağa, aynen devam...

Lay lay lom.

*

Ne konuşulacak bugün mesela?

Şehitler mi?

Şampiyon mu?

*

PKK’nın kavrayamadığı işte bu.

*

Boşuna vuruyor.

Boşuna vuruyor çocuklarımızı.

Burası, Almanya gibi, Fransa gibi, İngiltere gibi, İsrail gibi, "öldürülen çocuklar benim çocuklarım" diyenler tarafından yönetilmiyor... Burası, "insanı değerli" bir ülke değil.

*

Ruhu ölmüş bir ülkeden "can" alamazsın... Skor yaparsın anca.

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

9 Mayıs 2008 Cuma

Öbür çocuklar...

NEDEN iktidardakilerin çocukları başarılı oluyorlar da, öbür çocuklar bir türlü başaramıyorlar hayata adım atmayı. Nedir bunun sırrı?

Cumhurbaşkanının oğlu; 14.5 yaşında işçi, 16.5 yaşında patron...

Başbakan’ın oğlu "gemicik" sahibi...

Damat; kamu bankalarının kasasına yanaşmış holdingin başında...

Maliye Bakanı’nın oğlu; ithalattan ihracata, likit yumurtadan mısır işine kadar her yerde para basıyor...

Hangi bakan ya da milletvekilinin çocuğuna baksanız, uçmuş...

Aptal mı öbür çocuklar?

*

Sosyal Güvenlik Yasası henüz Meclis’e sunulduğunda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün oğlunun, o zamanlar ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın şirketinden "işçi" gösterilmesi ve henüz hiç kimse uyanmadan yasanın emekçilere getirdiği ağır yükten peşinen kurtarılması, az bir şey mi sizce?

Medya, bu iktidarla ilgili rezaletleri tek-tük haberlerle geçiştirip görmezlikten gelse de, bu skandal...

Yapan Cumhurbaşkanı...

Kılıfına uydurulduğu için, yasalara göre açıkça "suç" sayılmasa bile, bu devlet adamlığı etiğine asla sığmayacak bir skandaldır...

Temiz vicdanlara zor sığar.

Hangi inançtır bu?..

Yoksa "dindar bir cumhurbaşkanı" bunun için mi gerekiyordu?

"Kuran’ın emridir" diye devletin tepesi Çankaya’ya tesettürü-türbanı oturtmak tamam da, kutsal kitapta "helal-haram" diye hiç mi hüküm yok?..

*

Ya öbür çocuklar?..

Sokaklarda dolanıyorlar.

Üniversite bitti, diplomalar alındı, yıllarca hayali kurulan o mutlu bir işe başlama gününe geldi sıra.

Ama iş yok...

Çalınan kapılar açılmıyor.

Daha önce de bu köşede paylaşmıştık; anneler-babalar gözlerinin içine bakıyorlar çocukların, bir şey değişmiş değil. Her akşam eve yine müjdesiz ve umutsuz dönmek bir ölüm.

Sofradakilerle göz göze gelmekten çekiniyorlar, lokmalar boğazlarında düğümleniyor, erkenden kapandıkları yataklarında gizli gizli ağlıyor öbür çocuklar.

Bu mudur vicdan?..

Böyle midir adaletiniz?..

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Ulema ve adamları

DÜN manşetten verdiğimiz haberde "ulema"dan Süleyman Hoca’nın desteksiz atışlarını okumuşsunuzdur.

Arkadaşımız Fatma Aksu’nun haberini okumamış olanlar için olayı kısaca özetleyelim.

İlahiyat Profesörü Süleyman Uludağ, "Sufi Gözüyle Kadın" adlı kitabında bazı İslam büyüklerinin, şeyhlerin cinsel açıdan ne kadar güçlü olduklarını ballandıra ballandıra anlatıyor.

Çarpıcı örnekler de veriyor.

80 yaşında olan bir şeyhin bir gecede 60 kez ilişkiye girdiğini, 120 yaşında olan bir başkasının bir kızın bekáretini "izale" ettiğini yazıyor.

Kitabında bunun gibi pek çok örnekler veren Süleyman Hoca bizim arkadaşlarımıza "Bunları ben de başka kitaplardan aldım" demiş.

Anımsarsınız, Başbakan Erdoğan AİHM’nin verdiği bir türban kararından sonra çok kızmış "Sen buna karar veremezsin, ulema karar verir" demişti.

Eğer Erdoğan’ın karar vermesini istediği "ulema" da ilahiyat Profesörü Süleyman Uludağ gibi atıyorsa yandık demektir.

Biliyorsunuz Başbakan’ın "ulema" ile ilgili bu sözleri Başsavcı’nın iddianamesinde de yer aldı.

AKP savunmasında bu konuda şöyle deniliyor:

"Bu sözler, hukuk devletinde adil yargılamanın önemli bir unsuru olan ’bilirkişilik’ bağlamında değerlendirilmelidir."

Bu müthiş savunma için AKP hukukçularını gerçekten kutlamak gerekir.

* * *

"Uluma"dan neler çekiyoruz neler...

Beykoz Çavuşbaşı’nda Mahmut Hoca’nın villalarının resmini çekiyor diye Vatan Gazetesi muhabirleri az daha cemaat mensupları tarafından linç ediliyordu.

Gazetecileri döven saldırganlar yakalandı ancak savcı tarafından serbest bırakıldı.

Önceki günkü Vatan’da bu saldırganların fotoğrafları vardı.

O fotoğrafları Türkiye üzerinde durmadan ahkám kesip ileri geri konuşan Olli Rehn’in görmesi gerekirdi.

O zaman belki Türkiye’deki geriye gidiş konusunda beliren duyarlılık ve endişelerle ilgili olarak kafasında pırıltılar belirebilirdi.

Olli Rehn’e Türkiye hakkında akıl verenler kendisini Çarşamba’ya ve yeni yeni Çarşamba olma yolunda ilerleyen Çavuşbaşı’na götürseler de adam oraları bir görse.

Neyse, saldırganların fotoğrafını görmemiş olanlara karedeki tipleri anlatalım.

Hepsi çember sakallı ve takkeli, saçları kısacık. Üzerlerinde uzun cüppeler, şalvar gibi bol pantolonlar var.

İçlerinden biri bu fotoğrafı çeken gazeteci arkadaşı tehdit ediyor:

"Yeter, artık fotoğraf çekmeyin. Arkadaşınızı dövenler işlerini tam olarak yapmamışlar. Dinimize, hocamıza saldıranların boğazlarını kesmeleri gerekirdi."

* * *

AKP iktidarında sosyal yaşamın uygarlık sınırlarının giderek daraldığı tartışma götürmez bir gerçek.

Örneğin bir istatistiğe göre Türkiye’de içki servisi yapan lokantaların sayısında yüzde 10’uk bir düşme olmuş.

Bu yüzdenin çok daha yüksek olduğunu sanıyorum.

Anadolu kentlerinde hemen hemen içki servisi yapan lokanta kalmadı gibi.

Bunun son tanığı da AKP iktidarını yürekten destekleyen Prof. Dr. Eser Karakaş dostumuz.

Konya’da yaşadıklarından sonra yazdığı yazıda karşılaştığı dayatmayı anlatırken "İnsanın kafası karışıyor" diyor.

Eminim Olli Rehn de biraz dolaşsa profesör dostumuz Eser Karakaş gibi onun da kafası karışır.

Tufan Türenç

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Tembellik hakkı ya da ’Maliyeti en az iki milyar!’

1 Mayıs günü Taksim Meydanı’nı emekçilere vermeyen hükümet, "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanacak olan günün resmi tatil olması talebini de geri çevirdi. Ve bu ret kararının gerekçesini Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek açıkladı:

"Dünyada kriz varken, durgunluk varken 1 günlük kayıp en az 2 milyar YTL eder."


* * *

İktisatçılar, siyasetçiler kendilerince hesaplar yaparak bu 2 milyarın yanlış hesaplandığını ileri sürdüler. Ben Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’in "1 günlük kayıp en az 2 milyar YTL eder" sav cümlesine yürekten inanıyorum. İnanıyorum ama yakın gelecekte kendisinden ve hükümetinden tutarlılık da bekliyorum. Beklediğim tutarlılık ne?

Ramazan ve Kurban Bayramları tatillerinin yol açtığı, açacağı kayıpların hesaplanmasında ve kayıplara karşı alacakları önlemlerde gösterecekleri tutarlılık.

Ramazan Bayramı tatili: 30 Eylül Salı, 1 Ekim Çarşamba, 2 Ekim Perşembe.

Salının önüne perşembenin ardına birer günlük ilmek atılmaz ise 6 milyarlık kayıp. İlmek atılırsa 10 milyarlık kayıp.

Kurban Bayramı tatili: 8 Aralık Pazartesi, 9 Aralık Salı, 10 Aralık Çarşamba, 11 Aralık Perşembe.

Perşembeden sonra cumaya ilmek atılmaz ile 8 milyarlık kayıp. İlmek atılırsa 10 milyar YTL’lik kayıp. Ki cuma günü mutlaka tatil olacaktır.

2008 yılı Ramazan ve Kurban bayramlarında 20 ya da 16 milyar YTL’lik kayıp. İki bayramın iki arifesini de unutmamak gerek. İki yarım gün tatil 1 tam gün eder, ki o zaman 20 ve 16 sayılarına 2 milyar daha ilave etmek gerek.

* * *

Ramazan ve Kurban bayramlarında yapılan tatiller dinsel bir zorunluluk değil, bir adet, bir alışkanlık. Bu tatiller eğer dinsel zorunluluk olsaydı yani Kuran’dan kaynaklansaydı bütün Müslüman ülkelerde tatil süresi aynı olurdu. Oysa her ülkenin tatil günü sayısı kendine göre. Geçen yıllarda Müslüman ülkelerde yapılan Ramazan ve Kurban bayramları tatilleri gün sayılarıyla birlikte yayınlanmıştı gazetelerde. Şimdi iddiamı kanıtlamak için arşiv araştırması yapacak değilim. Hatırladığım kadarıyla kimi ülkelerde Ramazan bayramı 1 gün, Kurban bayramı 2 gün tatil. Toplam olarak en az yedi günlük tatil hiçbir ülkede yok.

Dini bütün ve üretim sever bir hükümet olarak AKP hükümetine düşen şu olmalı bence: Ramazan Bayramı tatilinin 1 gün, Kurban Bayramı tatilinin 2 gün olduğuna ve tatil günleriyle ilgili olarak ilmek atılamayacağına dair bir yasa çıkartmak. Sonra da Müslümanların dini bayramları için resmi tatil hakkı tanımayan Rusya ve AB ülkeleri nezdinde girişimde bulunmak. Bunlar yapılmaz ise AKP hükümeti işçi düşmanı unvanından kurtulamaz!

* * *

"Tembellik Hakkı"
(Telos Yayıncılık), Karl Marx’ın kızı Laura’nın kocası Paul Lafargue’ın 60 sayfalık deneme kitabının adıdır. Adına bakarak gırgır bir kitap sanıp satın alanlar, devrimci edebiyatın bir başyapıtı, kapitalist düzeni kıyasıya eleştiren bir sosyalizm klasiği ile karşılaşırlar. Cemil Çiçek ve arkadaşları "Tembellik Hakkı"nı okudular mı acaba?

Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Formula...

57 tur atacaklar.

306 kilometre.


220 litre benzin yakacaklar.

(Çünkü motor, motor değil, zannedersin rafineri... Kullandıkları benzin de, bizim otomobillerimizde kullandığımız benzin değil, özel bir yakıt.)

*

Velev ki...

Kurşunsuz benzin kullanıyorlar.

*

Felipe Massa’yı ele alalım.

Depoyu full’erse...

741 lira öder.

*

İstanbul’dan önce neredeydi?

Barcelona’da.

Orada kaça full’edi?

467 lira.

*

İstanbul’dan nereye gidecek?

Monaco’ya.

Orada kaça full’eyecek?

550 lira.

*

Japonya’da full’erse...

412 lira.

İtalya’da full’erse...

313 lira.

Kanada’da full’erse...

300 lira.

*

İstanbul’da?

741 lira!

*

Kabak gibi ortada...

Bizim "benzin vergisi"ni sollayabilen Formula otomobili icat edilmedi henüz!

Tur bindiriyoruz, tur.

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

4 Mayıs 2008 Pazar

Şükür'e Anıtkabir'den cevap

“Kutlu Doğum Haftası’na yakışan bir derbi olsun” sözü camiayı harekete geçirdi.

Hakan Şükür’ün Fenerbahçe derbisinden önce “Kutlu Doğum Haftası’na yakışan bir derbi olsun” sözü Galatasaray camiasını harekete geçirdi.

Galatasaraylılar Derneği Başkanı Candan Erçetin ile camianın ileri gelenleri Anıtkabir’de, ‘laiklik ve cumhuriyet’ mesajı verdi.

Galatasaraylı futbolcu Hakan Şükür’ün Fenerbahçe ile geçen hafta oynanan derbi öncesinde “Kutlu doğum haftasına yaraşır bir maç olsun” demesiyle başlayan tartışmalar sürerken, sarı kırmızılı camia Ata’yı ziyarete gitti.

Galatasaraylılar Derneği’nin 100. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde İstanbul’dan trenle Ankara’ya gelen heyet, başkentten ve başka illerden gelen dernek üyeleriyle buluşarak Anıtkabir’i ziyaret etti. Atatürk’ün mozolesine çelenk koyulduktan sonra yapılan saygı duruşunun ardından Misak-ı Milli Kulesi’ne geçen Galatasaray Lisesi Mezunları Derneği Başkanı sanatçı Candan Erçetin, camia adına Ata’ya söz verdi.

Anıtkabir özel defterine de “Her ahval ve şerait içinde vazifemizin bilincinde olarak bize çizdiğin laik ve çağdaş yoldan asla ayrılmayacağımız gibi, gaflet, delalet ve hıyanet içinde bulunma cüretini gösterenler karşısında ilke ve devrimlerinin her daim bekçisi olarak bizi bulacaklardır” diye yazdı.

Camiadan kimler katıldı?

Heyette, Şükür’ün sözlerine tepki göstererek Kulüp Başkanı Adnan Polat’a mektup gönderen eski başkan adaylarından Adnan Öztürk ile Galatasaray Spor Kulübü Yönetim Kurulu üyesi Mehmet Helvacı da vardı. Ayrıca Galatasaray İlköğretim Okulu Müdürü İhsan Zeren yaklaşık 100 öğrencisiyle birlikte yeralırken, lise ve üniversitenin öğretim üyeleri ve öğrencileri de hazır bulundu.

İstanbul’dan gelen heyete Galatasaray Lisesi mezunu Dışişleri Bakanlığı mensuplarıyla, Başkan Vedat Çuhadar ve Ankara Galatasaraylılar Cemiyeti üyeleri de katıldı. Camianın önde gelen isimlerinden İrfan Aktar, Hayri Kozak, Ahmet Yolalan, Kemal Suman, Turgay Kıran, Doğan Hasol, Türker Arslan ile eski ve yeni yöneticiler de oradaydı. Heyet daha sonra Anıtkabir Müzesi’ni gezdi.

Vatan

www.haberinyeri.net

Laikliğe yergi AKP’ye övgü

ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu’nun (USCIRF) yıllık raporunda Türkiye’deki laiklik anlayışının dini özgürlükleri ihlal ettiği, buna karşılık AKP hükümetinin demokrasi karşıtı uygulamaları değiştirmeye çalıştığı ileri sürüldü.

ABD yönetimine danışmanlık yapan komisyonun 2008 yılına ilişkin raporunda Türkiye; Rusya, Kazakistan ve Malezya ile birlikte, “yakından izlenen ülkeler” listesinde yer aldı. Raporda, Türkiye’ye Müslümanların yanı sıra diğer dini azınlıkların ibadet yerleri açma, mülk edinme ve din adamı yetiştirme gibi konularda özgürlüklerinin kısıtlandığı eleştirisi getirildi.

Türkiye’de laiklik anlayışının, ABD’deki din ve devletin birbirinden ayrılması kavramından farklılık taşıdığı iddia edilen raporda, Türkiye’de, “Kamu alanında dinin ifade edilmesine yönelik devlet kontrolü hatta düşmanlık yansıtıldığı” öne sürüldü. Bu noktada, “Türkiye’deki laiklik anlayışının çoğunluk ve azınlık dini toplulukları da dahil olmak üzere pek çok Türk vatandaşı için dini özgürlük ihlalleriyle sonuçlandığı” kaydedildi.

Raporda ayrıca, geçmişte Müslümanların dini ifadeleri için daha az sıkı politikalar öngören hükümetlerin Türk ordusu tarafından, “laikliğin tehlike altında olduğu inancıyla” iktidardan düşürüldüğü de belirtildi.

Amerikan raporunda, AKP’nin AB hedefiyle demokratik reformlar başlattığı ve bu yolla “Türkiye’nin kötülüğüyle ün yapmış demokrasi karşıtı uygulamalarıyla başa çıkıldığı“ ifade edildi. Raporda, AKP’ye açılan kapatma davasının, üniversitelerde türbana serbestlik öngören anayasa değişikliği nedeniyle gerçekleştiği ve bunun AB ve ABD tarafından eleştirildiği de hatırlatıldı.

“Katı bir laiklik tanımının” geçerli olduğu Türkiye’nin siyasi ve askeri yapısında “Türk kimliği” anlayışının fazlasıyla “milliyetçi ve dar” olarak nitelendiği raporda, bu anlayışın dini özgürlükleri ve azınlık haklarını etkilediği ileri sürüldü. Ermeni kökenli gazeteci Hrant Dink‘in öldürülmesi de buna örnek olarak sunuldu.

‘Dini azınlıklar etkileniyor’

Türkiye’deki Müslümanların yüzde 20’sinin Alevi olmasına karşın dini uygulamalar ve eğitimin Sünni öğretileri altında yapıldığının vurgulandığı raporda, Alevilerin cemevleri inşa etmelerine yönelik zorlukların sürdüğü kaydedildi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi topluluğa yönelik bütçe ayırmamasının eleştirildiği raporda, Alevi çocukların okullarda zorunlu Sünni din dersleri aldıklarına da dikkat çekildi.

Raporda Türkiye’de yaşayan Musevilerin diğer Müslüman ülkelere kıyasla daha iyi bir durumda olduğu, ancak milliyetçi ve dinci medya kuruluşlarında, ABD karşıtlığıyla birlikte Musevi karşıtlığının arttığı dile getirildi.

Türkiye’nin, Rum Patrikhanesi’nin “Ekümenik” unvanını kullanmasına ve din adamı yetiştirmesine izin vermediği hatırlatılan raporda, Patrikhane’nin ve Rum Ortodoks topluluğun devamının tehlikede olduğu sonucu çıkarıldı.

USRFC raporunda, Trabzon’da bir İtalyan Katolik rahibin ve Malatya’da Evanjelik protestan bir yayınevinin çalışanlarının öldürülmesi olaylarına da değinildi.

Cumhuriyet

www.haberinyeri.net

Pitbull ve insan...

BİR pitbull gördüğümde, önce onun sahibine bakarım.

Korktuğum pitbull değildir.


Çünkü pitbull’lar insanın canavarlaştırdığı, kendi gücünün kurbanı olmuş zavallı hayvanlardır.

Onların suçu yoktur...

Ama sahibi...

Tehlikeli, sinsi ama korkaktır.

(Elbette nasıl olmuşsa bir pitbull sahibi olmuş, şimdi onu başından atmaya kıyamayanları tenzih ederim.)

*


İşte; Hürriyet’in önceki günkü internet sitesinde bir korkunç video görüntüsü vardı:

Samsun’un Çarşamba İlçesi’nde sahibinin gezdirdiği pitbull, bir sokak köpeğini parçalayarak öldürdü.

Sokak köpeği aç...

Kimsesiz...

Güçsüz...

Pitbull’u öldürmeye programlandığı belliydi, sahibi salak salak izledi.

Kamera hazırdı, anlaşılıyor ki bir vahşet sahnesi -belki de pazarlanmak üzere- önceden hazırlanmıştı.

Sokak köpeği çığlık çığlığa ağladı.

Ama pitbull onu parçalayarak öldürdü.

Sahibi pitbull’u alıp gitti.

*

Korkulacak olan insandır...


Parçalamaya ve öldürmeye alıştırılmış bir köpeğe sahip olmak ve onunla sokağa çıkmak hangi aşağılık duygusunun, hangi psikolojik sorunun, hangi manyaklığın sonucudur biz bilemeyiz.

Ama onları gördüğünüzde önce "insan" olanından korkmalısınız.

Günlük olaylara baktığınızda; güçlünün güçsüzü parçalamasına dayalı bir tür sistemin tam ortasındayız.

Sık sık gördüğünüz "pitbull vahşeti" haberleri, aslında toplumun bir yanını bize anlatır.

Asıl korkulacak olan insanlardır...

Bir masum köpekten yarattığı canavara, kendi yapamadığını yaptırır o insan... Kendi hesabına ısırtır, parçalatır, öldürtür...

Ve kendi canavarlığını bir bilinçsiz köpeğe ihale edecek kadar ezik, sinsi ve korkaktır...

Bir "pitbull vahşeti" duyduğunuzda...

Sahibine bakmalısınız...

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Yuh be kardeşim!

Hollywood yıldızı Türkiye’de.


Scarlet...

Bütün gazeteler yazıyor:

"Emmy ödüllü yönetmen David Nutter’ın çektiği Scarlet dizisinin başrol oyuncusu Natassia Malthe, İstanbul’a geldi... Robbie Williams’ı terk eden kız olarak tanınan Natassia, ünlü dizinin prömiyerinin yapılacağı Suada’daki görkemli geceye katılacak."

Televiyonda da görmüşsünüzdür.

Haberlerde verdiler.

En son Beyaz’ın programına çıktı.

Bütün medya peşinde...

*

Cümleten tebrik ederim.

*

Ve, şimdi sıkı durun...

Böyle bir dizi yok!

*

Evet, yok!

*

Scarlet, Güney Koreli teknoloji devi LG’nin piyasaya süreceği yeni televizyonun ismi... Hollywood yıldızı diye gezdirilen kız, estirilen rüzgár, hepsi, piyasaya çıkacak televizyonun reklamı... Bu zeká dolu "sürpriz kampanya"yı tasarlayan adam, LG’nin pazarlama müdürü... "Eğlenceli yoldan insanları kandırıyoruz" diyor... 6 Mayıs’ta Suada’da yapılacak prömiyerde, Scarlet’in "gerçek kimliği" açıklanacak... Reklamın asıl sloganı şu: "Bazen hiçbir şey göründüğü gibi değildir!"

*

Peki, bunları nereden biliyorum?

Dünya medyası çatır çatır yazıyor.

Bizimkilerden başka yiyen olmadı!

Çünkü elálemin gazetecileri, "Madem bu dizi bu kadar ünlü, niye bizim haberimiz yok? Madem bu kız Hollywood yıldızı, niye tanımıyoruz? Amerika’daki dizinin prömiyeri neden bizim ülkemizde yapılıyor birader?" gibi basit soruları soruyor!

*

Bizde ise, "Bakın, bu yıldız" de...

Kapıp, televizyona çıkarıyorlar.

Manşet yapıyorlar.

"Niye, kim, neden" diye soran yok.

*

Gerçekleri yaz...

Kimse inanmaz.

"Ekonomi şahane.

Enflasyon düştü.

İşsizlik azaldı"
de...

Herkes inanır.

Onun gibi.

*

Özetle...

Bu LG, Türkiye’de çok satar.

Rekor kırar, rekor.

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

3 Mayıs 2008 Cumartesi

Bu Vali’yi ne yapmalı?..

"İŞÇİLER geliyor" dediklerinde Vali, "Koş Cerrah..." dedi:

"Koş geliyorlar..."

(.........)

Doğrusunu isterseniz ben işçilerin dayak yiyeceklerini kaç gün önceden bilmiştim.

Başbakan’ın, "İşçiler kardeşimizdir, 1 Mayıs’ı emek ve dayanışma günü yapmış bulunuyoruz" dediği an anladım.

İşçiler dayak yiyecekler.

(.........)

Vali, iktidarın emir kuludur. İktidarın istemi-bilgisi dışında yapamazdı bu işi.

Ve "Koş Cerrah..." dedi Vali:

"Koş geliyorlar..."

*

Ben "Vali istifa" tepkilerine katılmıyorum. Bence ondan daha çok yararlanılmalı.

Misal; PKK ile mücadele ona bırakılmalı.

Kandil Dağı’na paraşütle indirildiklerinde ikisi, PKK gözünü dahi açamayacaktır.

Yanlarına yeterince gaz bidonu...

"Koş geliyorlar Cerrah..." diyecektir Vali:

"Koş geliyorlar..."


Ve kısa zamanda Avustralya’ya kaçmış PKK teröristlerinin telsizlerinden "İki bi şey gelmiştir, bu ne iştir başımıza gelmiştir?.." konuşmalarını dinleyeceksiniz.

Başka?...

Başka, Türkiye’nin dış tanıtım ve enformasyon işi de verilebilir bu arkadaşlara.

Bakın; tam 135 ülkede işçiler 1 Mayıs’ı kutladılar. Hiçbirisi dünya medyasında yer almadı.

Ama İstanbul’daki 1 Mayıs’ı tüm dünya duydu.

Batı medyasında gaz bombaları altında kafası tekmelenen kadın işçilerin görüntüleri, biber gazı atılan hastaneler, dehşet verici İstanbul görüntüleri yayınlandı.

*

Olmadı, İstanbul’da kalsınlar.

Bu iktidara, bu döneme, bu gidişe yakışıyorlar.

Türkiye yuvarlanırken muhtemel yürekli tepkiler olduğunda... Namuslu, bilinçli insanlar seslerini yükselttiğinde...

"Koş Cerrah..." der Vali:

"Koş geliyorlar..."

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net