29 Şubat 2008 Cuma

Hükümete STK protestosu

Türk-İş, DİSK, KESK, TMMOB, Türk Tabipleri Birliği, Türk Eczacılar Odası'nın ve çok sayıda demokratik kitle örgütünün oluşturduğu " Herkese Sağlık Güvenlik Gelecek Platformu" üyesi yüzlerce kişi, AKP'nin sağlık hizmetlerine kısıtlama getiren "Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası" (SGGSS) Yasa Tasarısı'nı Kadıköy'de düzenledikleri bir yürüyüşle protesto etti.Haydarpaşa Numune Hastanesi önünde toplanan yüzlerce emekçi "Savaşta, tersanede, hastanede ölen biz", "Ne kadar para o kadar sağlık öldürür", "Özgürlükten tasarruf zulüm, sağlıktan tasarruf ölüm demektir" yazılı dövizler taşıyarak "Mezarda emekliliğe hayır" sloganları attı. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Türk-İş 1. Bölge Başkanı Faruk Büyükkucak , Hava-İş Sendikası Genel Başkanı Atilay Ayçin , Deri-İş Sendikası Genel Başkan Yardımcısı Musa Servi' nin de aralarında bulunduğu grup daha sonra Kadıköy Meydanı'na doğru yürüyüşe geçti.Tuzla'dan trenle Haydarpaşa Garı'na gelen Tuzla tersane işçileri de "Grev, grev!" diyerek yürüyüşe katıldı.Kadıköy Meydanı'nda platform adına basın açıklaması yapan KESK Dönem Sözcüsü Dursun Yıldız , AKP'nin tasarıyla kazanılmış haklara saldırdığını vurgulayarak "İşverenler üstündeki istihdam yükünü azaltmak için emekçilerin kıdem tazminatları da ortadan kalkacak" dedi. Yıldız, AKP'nin reform adı altında yaptıklarının yabancı sermayenin istekleri olduğunu vurguladı.

Cumhuriyet

www.haberinyeri.net

Laik değerleri değiştirecek adım

Türbanın üniversitelerde serbest bırakılması girişimlerine ve YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan 'ın açıklamalarına tepkiler sürüyor. SHP üyesi bir grup kadın, türbana ilişkin düzenlemeyi Ankara'da protesto etti. Anayasa Mahkemesi karşısındaki Anayasa Parkı'nda bir araya gelen kadınlar, türban düzenlemesine karşı ifadelerin yazılı olduğu dövizler taşıdı. SHP Kadın Meclisleri Genel Başkanı Eser Cilasun , anayasayı değiştirerek "bir hak özgürlüğü ihlalinin kaldırılmasını hedeflediklerini'' iddia edenlerin asıl amacının "İslam cumhuriyeti kurmayı anayasal güvence altına almak'' olduğunu vurguladı. Cilasun, üniversitelere türbanla girilmesinin eğitimin laik olması anlayışına tamamen karşıt ve Cumhuriyetin temel değerlerinin değiştirilmesine kadar varabilecek bir girişimin ilk adımı olduğunu dile getirdi.İzmir Barosu Başkanı Nevzat Erdemir yaptığı açıklamada, Özcan'ın suç işlediğini vurguladı. Erdemir, "Yargı kararlarına aykırı biçimde yükseköğretim kurumlarına yazılı buyruk gönderilerek, yargı kararlarını etkisiz ve uygulanmaz hale getirmek, genelgeyi gönderen YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan açısından TCK'nin, 257. maddesinde tanımlanan görevi kötüye kullanma suçu oluşturur. YÖK Başkanı böyle yapmakla kaynağını anayasa ve yasalardan almayan bir devlet yetkisi kullanmış ve anayasanın tanımıyla konusu suç oluşturan emir vermiştir" dedi.

Cumhuriyet

www.haberinyeri.net

İki vatan...

OKURLARIMDAN çok sayıda e-posta aldım, onlar da katıldılar... Evet; iki vatan var.İki vatan...Birinci vatanın çığlıkları geliyor Kandil Dağı’ndan.*Ya ikinci vatan?..Bölük bölük, alay alay yürüyüşe geçtiler ikinci vatanın yiğitleri.Önde; Bülent Ersoy...Adam gibi adamlar konuştuğunda asla oralı olmayan... Yeryüzünün en büyük rezillikleri yaşandığında dönüp bakmayan... En kepaze ihlaller yaşandığında, ya da Türkiye yolunu yitirdiğinde tınmayan ikinci vatanın evlatları, Bülent Ersoy söyleyince hatırladılar:"Aydın sorumluluğu" denilen bir şey olduğunu...Hiç sesleri çıkmazdı oysa.İkinci vatanda bundan bir önceki en önemli konu ise "G noktasının fotoğrafının çekildiği" haberiydi.Kendi "G noktalarının" fotoğraflarını çektirip, gazi dedelerinin yanına assalar şaşırmam, ikinci vatanın sahipleri.İşte; dünya yıkılırken, dün internette en çok okunan haberler listesindeydi."2008 model Gülben..."Demek ki ikinci vatanın insanları en çok "2008 model Gülben"e ilgi duydular, ne yapalım?..Televizyonlara bakın; vur patlasın, çal oynasın...Dün birisinde "Aşılmaz dağları aştık, milli gurur günümüzdür bugün" diyen birisini duyunca nasıl da sevindim. "İşte, dağlarla ilgilenen adam gibi bir adam" dedim, sesi yükselttim, mutlandım, arkama dayandım.Devam etti adam:"Hakem hakkımızı yedi..."Ve imamlar cephesinden son haber var; imam nikáhlı sevgilisine beş daire, bir de villa alan AKP’nin genel müdürünün, imam nikáhlı sevgilisi açıkladı dün:"İşin içinde büyükler var..." *İşte böyledir ikinci vatan.Birinci vatana acı, gözyaşı, ölüm düşerken... Sanki arsızlığın sesleri yükselir ikinci vatandan.Evet, evet... Tamı tamına ayırabiliyorum artık.İşte; birinci vatan...İşte; ikinci vatan...

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Tarih onlar için şaşmaz hükmünü verecek

CUMHURBAŞKANI Gül’ün söyledikleri kabul edilebilir gibi değil. Mehmetçiklerin ölüm kalım savaşı verdikleri harekátın ilk günü türban değişikliklerini onaylamasının gerekçeleri, yaptığından da üzücü.Cumhurbaşkanı "İnanın hiç aklımdan geçmedi böyle bir şey" diyor. Keşke geçseydi de önüne koyup düşünseydi. Keşke "Başkomutansam bu konulardaki milli hassasiyeti en çok gösterecek kişi benim" demeseydi.O koltukta oturan bir kişi olarak milletimizin yüreğinin ağzında olduğu bir günde bu duyarlılığı gösterebilseydi. Cumhurbaşkanı Gül’ün, belli ki YÖK Başkanı’nı atarken de ülkenin hassas dengeleri hiç aklından geçmemiş.Sonuç ne oldu?Üniversiteler tam bir kaosa itildi. Ne yazık ki, hem iktidarın emelleri, hem YÖK Başkanı’nın tutumu sayesinde üniversiteler ki kaos daha da büyüyecek. Öğrenciler birbirinin gırtlağına sarılmaya başladı bile. Olaylar baş edilemez duruma gelince bakalım "Başkomutan" ne yapacak?* * *Üniversite camiasının adını bile duymadığı, yöneticilik deneyimi sıfır olan, rektörlük, dekanlık yapmamış bir kişiyi böyle bir göreve getirmek bilim kurumlarındaki huzurun bozulması için yaldızlı bir davetiyeydi. Belli ki Cumhurbaşkanı’nın tek kriteri "Benim ve AKP’nin dünya görüşüne uygun olsun yeter, gerisi önemli değil"di.Önemli olan bu kişinin üniversiteleri iktidarın ele geçirmesi için verilen emirleri harfiyen yerine getirmesiydi. Doğrusu yeni YÖK Başkanı da bunu fazlasıyla yapıyor. Bilim kurumlarındaki huzur bozulurmuş, öğrenciler birbirlerine girerlermiş kimin umurunda. Bilgi çağında iktidar için bunlar hiç önemli değil. Önemli olan türbanlılar üniversitelere, imam hatipliler istedikleri fakültelere girebilsin, şeriatçılar akademik kadrolara yerleştirilsin. Hedef, Cumhuriyet üniversitelerini tarikat üniversiteleri haline getirmek. AKP iktidarı çok iyi biliyor ki, uygulamaya başlanan baskı stratejisi ile üç beş yıl içinde üniversitelerde başı açık öğrenci kalmayacak. * * *Anımsarsınız, "411 el kaosa kalktı" sözüne nasıl köpürdüler.Hakaretler yağdırdılar.Ne oldu? Söylenenler doğru çıkmadı mı? Üniversiteler sonu çok tehlikeli bir kaosa sürüklenmedi mi?Hukuk ve uygulama açısından da durum karmakarışık değil mi?Cumhurbaşkanı, Başbakan bunları görmüyor mu?Durduk yerde ülkenin huzurunu bozduklarının, toplumu ikiye böldüklerinin farkında değiller mi?Bir formül bulunamaz mıydı?Bulunurdu, ama istemediler.Çünkü "Ne pahasına olursa olsun, türban üniversiteye girsin. Üniversitelerin fethi tamamlansın" diye yanıp tutuşuyorlar. * * *Belki gözden kaçmıştır, bir kez daha anımsatmak isterim. Kaosa kalkan 411 el içinde kimler yok, kimler...Ama en şaşırtıcı olanı, 8 yıllık zorunlu öğretimin çıkması için günlerce mücadele eden eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın bu kadro içinde yer alması.Atatürk’ten 80 yıl sonra, 21. yüzyılda Türk kadınını örtmek için birbiriyle yarışan bütün politikacıları kutlarım!Tarih onlar için hükmünü verecek.


Tufan Türenç

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Fethullah Gülen İskandinavya’da

GEÇENLERDE DHA Stockholm muhabiri Tandoğan Uysal ile konuşuyorduk. O anlattı:Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen Zaman Grubu İskandinavya’da büyük bir atak başlatmış. Stockholm’de kısa bir süre önce Türk öğrencilere derslerinde yardımcı olmak için 2 dershane açan grup, Zaman Gazetesi’ni 1 Mart 2008 tarihinden itibaren günlük olarak yayınlayacakmış. Günlük yayın öncesinde, Stockholm’de çok modern bir gazete binasını törenle hizmete açmışlar. Türkiye’nin Stockholm Büyükelçisi Necip Egüz de davete katılarak yaptığı konuşmada, Zaman Grubu’nu bu atılımından dolayı kutlamış... Söylentiye göre, Zaman Gazetesi İsveç’teki Türklere bedava dağıtılacakmış. Bu arada İsveç’teki Türk çocuklarının Türkçe anadil sıkıntısını gidermek için yıllardır Türkiye’den Türkçe öğretmen getirmesi düşüncesi bir türlü yaşama geçirilemezken, Fethullah Gülen’in Stockholm’deki okullarında Türkiye’den getirilen 10 uzman öğretmen göreve başlamış...* * *Hakan Yavuz, salı günü adını verdiğim kitabında ("Modernleşen Müslümanlar") Yeni-Nur (Fethullahçılık) hareketini üç aşamada inceliyor (s. 245-278). Dördüncüsünü ben ekleyeceğim: 1. Dinsel cemaat inşa etme dönemi (1966-1983); 2. Kamusal alanın genişlediği ve dinsel cemaatin sınırlarının gevşetildiği dönem (1983-1997); 3. Baskı ve zorunlu liberalleşme paradoksu dönemi (1997-2002); 4. Bir el yağda bir el balda dönemi (2002 sonrası).Salı günkü yazımda da söyledim, bir dinsel cemaat hareketinin siyasal rejimi etkilemek ve değiştirmek gibi bir niyeti yoksa eğitim ve öğretimde, ekonominin bütün alanlarında, medyada, yazın dünyasında, üniversitelerde ve devlet kadrolarında neden örgütlensin? Böyle bir niyeti olmasa bile örgütlendikten sonra ortaya çıkar bu! Hazırlanan "Altın Nesil", Fethullahçı İslami anlayışa göre yeniden biçilip-dikilecek toplumun yönetici kadrolarını oluşturmayacak mı?* * *Başbakan istediği kadar "Bir din devletiniz peşinde değiliz, böyle bir gayretimiz yok!" desin, kendisini iktidara getiren güçlerin (Nurcular, Nakşiler, Milli Görüş, Fethullahçılar) böyle bir amacı var. AKP ve onu destekleyen güçler şu anda laik devleti kötürümleştirme operasyonunu yapmakta. Operasyon tamamlandığı zaman bu güçlerin kendi aralarında bir çekişme ve iç savaş başlayacak. Bu iç savaş kansız da olabilir, Filistin’deki gibi kanlı da olabilir.Bu gelecekten kurtulabilmemizin tek bir olanağı var: Laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin, cumhuriyet devletinin yıkılmaması.Başbakan’ın içtenliğine inanmamızın en önemli koşullarından biri, imam-hatip okullarının, 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun gösterdiği doğrultuda yeniden örgütlenmesi. Türban fesadı sanıldığı kadar önemli değil, yaranın gözü İHL’lerde. Liberal demokrat olduğunu iddia edenler, bu yazımı çok dikkatli okusunlar. Bireysel özgürlük falan diyerek türbana arka çıktılar ama İHL’nin özgürlüklerle hiçbir ilişkisi yok. "Türkiye şeriat esaslarına göre yönetilen ülke olamaz, bunun tarihsel ve toplumsal koşulları yok!" diyenler ile "Yahu askerler nasıl olsa müsaade etmez!" diye avunanlara Melih Pekdemir’in çok güzel bir cevabı var: "Şeriat, selamünaleyküm ben geldim, demez!" (Birgün, 18.02.08) Ben de yıllardır, aylardır, iki gündür bunu ve bunun nasıl olduğunu, olacağını anlatıyorum zaten!

Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

YÖK Başkanı’nın burcu ne acaba?

Laikliği, Cemil İpekçi üzerinden tartışıyoruz; şehitleri, Bülent Ersoy üzerinden... Türban işine Osman Yağmurdereli bakıyor... Hrant Dink cinayetini, İsmail Türüt’ün şarkısıyla çözmeye çalışıyoruz. İstihbarat Teşkilatı, mafyayı yakalamak için Tuğba Özay’ın peşinde..."Barzanici bu" diye, içeri tıka tıka, Nil Demirkazık’ı tıktık. İbrahim Tatlıses az daha mebus oluyordu. Evden atılan ihtiyarların umudu Mahsun Kırmızıgül... Adnan Şenses ülkücü oldu, Erkin Koray MHP’ye küstü, Sinan Çetin AKP’ye verdiği desteği çekmek üzere.

*

Ciddi bir ülkedir burası.

*

Sanırım o yüzden, Genelkurmay Başkanı, "Kandil Dağı’nı Biri Bizi Gözetliyor Evi gibi seyrediyoruz" demişti...Uydu muydu dese, karışık.BBG de, herkes anlıyor.

*

PKK’nın Zap kampını ele geçirince, anchorman’in biri, elinde uzaktan kumandayla çıkıp şu anonsu yaparsa, hiç şaşmayın: "Zap’ladık, azzz sonra!"*Derbi desen...1’inci dakika, saygı duruşu.90’ıncı dakika, çiftetelli!*Adnan Menderes’in, Deniz Gezmiş’in nasıl asıldığını Hatırla Sevgili’den öğreniyoruz... Derin devleti, Ergenekon’u, Kurtlar Vadisi’nden... TMSF tarafından bankasına el konulan işadamı, Sevgili Dünürüm’de... Türk-Yunan ilişkilerini de, Yabancı Damat yumuşatmıştı zaten.

*

Özetle...Recep Erdoğan’dan sıkıldık, Recep İvedik’i başbakan yapalım, tam olsun bari!

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Şakirt Anlatıyor

1990'lar ;

Orta birinci sınıftaydım ve Cuma namazlarına düzenli olarak giderdim. Beni aynı semtte bulunan okulumdan ve gittiğim camiden takip ederek fişleyen ve bir gün okul bahçesinde top oynamak bahanesiyle yanıma gelen o kişi ilk "ağabeyim" idi. Daha sonra bana ve okuldan seçtikleri fen, matematik ve Türkçe derslerinin toplam notu 21(10'luk sisteme göre) olan arkadaşıma cami kütüphanesinde ders vermek bahanesiyle yakınlık gösterdiler. Yakınlık daha bir samimiyete dönüşünce evlerine davet ettiler. Dersler evde devam etti. Bu arada bizimle oyunlar oynuyor ve bol bol sohbet ediyorlardı. Baştan futbol içerikli bu sohbetler yavaş yavaş dini mevzulara geldi.

Allah’ı tanımak, namaz kılmak derken "Öretmenin Not Defteri" gibi kitapları okumamızı istiyorlardı. Buna "Sızıntı" okumaları ve adını henüz bilmediğimiz o hocanın banttaki ses kaydını toplu olarak dinlemelerimiz eşlik etti. Bize yeterince itimat kazandıklarında o sesin "Hocaefendi"ye ait olduğunu ve kendisinin çok "mübarek" bir insan olduğunu anlattılar.

Artık "işi" biliyorduk ve bize adam lazımdı. Okuldaki arkadaşlarımızı nasıl "kafalayarak" ağabeylerin huzuruna getireceğimizi öğrenmiştik. Yıllar orta üçüncü sınıfa getirdiğinde bizi artık sınavlara hazırlanma vakti de gelmişti. Bu tarihlerde Kuleli Askeri Lisesi'ne girmenin ne kadar önemli ve saygın bir iş olduğu sürekli telkin ediliyordu bize. Derken tanıdığımız birkaç arkadaşımız orayı kazandı. Biz ise devlet lisesine devam ettiğimizde okuldan arkadaş "kafalamak" en büyük hedefimiz haline gelmişti. Okulumuzun hemen yanında bulunan "nur evi"ne ders çalışma bahanesiyle getirdiğimiz arkadaşlarımıza yemekler veriyor onları mümkün olduğunca bu evlerde tutmaya çalışıyorduk. Bu kişilerle okulda ve başka yerlerde de "ilgileniyor" yörüngemizden uzaklaştırmamaya çalışıyorduk. Bunların durumlarını her hafta düzenlenen "istişare" toplantılarında ağabeylerimize anlatıyorduk. Onlar da bize ne yapmamız gerektiğini, hangi yolları adım adım takip etmemiz gerektiğini, yapmamız gereken jestlere ve takınmamız gereken mimiklere kadar anlatıyordu.

Yılsonlarında gelen "Sızıntı koçanları"nı bitirmemiz ve onlarca, hatta yüzlerce kişiyi Sızıntı'ya abone etmemiz her birimizden bekleniyordu. Biz ise kimisinin parasını kendi cebimizden vererek bu en kutsal yolda birbirimizle kıyasıya yarışıyorduk. Zaman aboneliği de yine bu şekilde cereyan ediyordu. Haftada okumamız gereken Kuran miktarı, Risale-i Nur ve Hocaefendi Kitapları(Pırlanta Serisi) miktarı belliydi. Bunlara ek olarak o zamanki adı "Tuna Kırtasiye" olan "NT Mağazaları”nda kaçak olarak çoğaltılan ve ağabeyimizin adını kullanarak arka bölümden aldığımız "Hocaefendi Vaaz Kasetleri"nden de ağabeyimizin seçtikleri doğrultusunda dinlememiz isteniyordu. Bunların hepsinin ortak adı "keyfiyet" idi. Bunu bir çetele halinde ağabeyimize her haftaki "istişare" de sunmamız isteniyordu.

Hiç müzik dinlemezdik, kola içmezdik ve hep kumaş pantolon giyerdik. Kız arkadaşımız asla olmazdı, okulda yüzlerine bile bakmazdık. Sokakta hep yere bakarak ve hızlı hızlı yürürdük. Ağabeyimizin dedikleri ana-babamızdan önemliydi. Mehmet Kafkas’ın "Geçmişi Bilmek" ve "Milli Mücadelede Öncüler" adlı kitaplarını okuyorduk. Atatürk masondu, deccaldı. Atatürk Kemal'di, Kemal Ağa idi. Atatürk baş eğlencemizdi.

Okuldaki hocaların bazısı "duruma uyanmıştı", biz "tedbir dairesini" genişleterek okuldan çıkınca arka sokaktan dolaşarak nur evine gidiyorduk, içeri birer ikişer giriyorduk ve asla toplu çıkmıyorduk. Bize göre iki çeşit adam vardı; "müspet ve solcu". Solcunun bir adı da "kom"du. Kom, "komünist"in kısaltılmışıydı. Ve okuldaki bazı hocalar komdu. Özelikle de felsefeci.

Üniversite hazırlık dershanesi olan Fem'e lise ikinci sınıfta da kayıt yaptırdık. Amaç hem iyi bir üniversite hem de "hizmet" para kazansın idi. Ortaokuldan beri ailelerimizi alıştırdığımız "ağabeylerle ders çalışma" için onlarda kalmaya gitme faaliyetlerimize ayrı bir önem vermeye başlamıştık. Bu kalma dönemlerine biz "kamp" diyorduk. Kamplarda ders çalışılır ve uzun vadeli projelerimizi ağabeylerimize anlatarak onların direktifleri doğrultusunda yaşamımızı planlardık. Ailelerimizle ağabeylerimizi ne zaman ve nasıl tanıştıracağımızı ve her iki tarafın ne yapması gerektiğine varıncaya kadar her şey planlanırdı. Öyle ki tüm bu insanlara bir üstündeki "not" verirdi.

Evlerin bir imamı vardı, yani evden sorumlu olan kişi. İki ya da üç ev bir semte ve semt imamına bağlıydı. Semtler bölgelere, bölgeler büyük bölgelere, büyük bölgeler ilçelere, ilçeler şehirlere, şehirler ülkeye, ülkeler kıtalara, kıtalar da en sonunda Hocaefendi'ye bağlıydı. Hatta öyle ki O Muhterem Zat'a Dünya yetmez ve evrende başkaları da varsa oraları da "hizmet"e katmak için ne gerekiyorsa yapılmalı idi. Bu insanların hepsi birbirini denetler, not verir ve bir üstündekine durumu iletirdi. Yani şıkır şıkır işleyen koskoca bir sistem vardı.

Lise sonda Fem'in yurdunda kalmaya başlamıştık. Çekebildiğimiz kadar arkadaşı Fem'e kayıt ettirmiştik nasıl olsa sonra "ilgileniriz" diye. Yurtta, odadaki durumdan pek haberi olmayan diğer kişileri de namaz kılma, çay içme ve türlü türlü bahanelerle yanımıza çekmeyi başarıyorduk. Yani ağabeylerle danışıklı dövüş şeklinde "adam kafalama" tüm hızıyla devam ediyordu. Her birimizin "ilgilendiği" arkadaşlar da zamanla "şakirt" olma yolunda ilerliyordu. Ağabeylerimizin düzenlediği maçlar, mangal partileri, çiğköfte partilerine artık not ortalamasana falan da bakmaksızın İslami görüşe yakın ailelerden çocukları seçerek getiriyorduk. Kola serbest oldu, kot pantolon giydik.

28 Şubat sürecinde Hocaefendi'nin video ve ses kasetlerini, kitaplarını evlerden alarak kendi evlerimizde sakladık ve evlere Atatürk ile ilgili kitaplar doldurduk. Evlerin çoğu yer değiştirdi. Bazı ağabeylerimiz "tedbir" gereği takma isim kullanmaya başladı. Cep telefonlarının pilini istişarelerde söktük. Telefonda "Hocaefendi, hizmet, sohbet" gibi kelimeleri kullanmayı yasakladık. Bunların yerine "maç yapmak, çay içmek, çorba içmek" gibi önceden kodladığımız fiilleri kullanmaya başladık. Aslında yapılan her şey "istişare" adı altında yukardan gelen emirlerin bize verildiği toplantılarda kararlaştırılıyordu. Yani "istişare" yoktu, belki teferruatta vardı, ama her şey bir emir zinciri vasıtasıyla bizim önümüze konuyordu.

2000'ler ;

Üniversiteye girince artık biz de "ağabey" olmuştuk. Evlerde kalmaya ve sistemi bizzat kendimiz daha büyük sorumluluk üstlenerek yürütmeye başlamıştık. Talebelerimiz vardı, onlarla ilgileniyorduk. Aksiyon okuyorduk, artık bandrollü ve sakıncalı yerlerinden temizlenmiş Hocaefendi kasetlerini koli koli alarak herkese ama herkese dağıtıyorduk. Hocaefendi hakkında yine "hizmet"in başka yayın evlerinden çıkmış kitapları "mütevelli olmuş esnaf ağabeylerimizin" katkılarıyla kolilerce alıp dağıtıyorduk. Kitaplar binlerce satıyordu. Ramazanda zekât, kurban bayramlarında deri topluyorduk, kurbanlık parası topluyorduk. Amerika'dan, Hocaefendi'nin yanından gelen ağabey gelmişti bir seferinde. O anlatıyordu biz ağlıyorduk. Ardından adam başına toplayacağı büyükbaş kurbanlıkların sözünü almaya ve kayıt ettirmeye başlamıştı. Her birimizden 60-70 belki de 100-120 büyükbaş kurban parası getirmemizi istiyor ve pazarlık bu rakamlardan açılıyordu.

Bazı tanıdıklarımızın yaptığı hiçbir iş yoktu. Evde de kalmazdı. Sonradan bu kişilerin görevinin "çok özel" olduğunu öğrendik. Bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri'ne girmek üzere olan öğrencilerle askeri okuldayken "ilgileniyorlar" idi. Hocaefendi'nin "en önemli on görevden biri" saydığı bu iş için seçilmiş insanlardı.
Hepimizin en nefret ettiği yer Ordu idi. Bir toplantımızda bir ağabeyimizin Ordu, Danıştay ve diğer "solcu" kurumlar için yaptığı tanımlama ilginçti. Ağabeyimiz bu gibi kurumlar için "artık fitne kurumlaşarak üzerimize geliyor, biz de bir an önce kurumlaşarak karşı koymalıyız" diyordu. Gazetemizi sürekli okumamız gerektiği de bir diğer telkin idi. Özkök Paşa’nın Genelkurmay Başkanı olacağı günleri ip ile çekiyorduk.

Aksiyon Dergisi'nin bir sayısında "Ergenekon" diye bir grup kapak yapılmıştı. Bu sayıdan çok sayıda fotokopi çekerek hepimizden okumamız istenmişti. Yazıda, devlet içinde gizli bir birimin oluşturulduğu ve bu birimin amacının Arjantin benzeri sosyal patlamaların önüne geçmek, devlete zarar verebilecek oluşumlara müdahale etmek olduğu yazılıydı. Ağabeylerimiz bunun bize de müdahale edeceğini söylediler. Bu benim için bir dönüm noktasıydı.

Biz bu devletin bekasına, milletin dertlerine derman olmaya çalışmıyor muyduk? Bizi solcular engellemiyor muydu? Bizim mücadelemiz iman kurtarmak değil miydi? Bize ne toplumsal patlamaların önüne geçmek ve devleti korumak için kurulmuş bir gizli teşkilattan? Devlet hepimizin devleti değil miydi, neden korumasınlar ki? Hem bize ne diye düşman olsunlar ki?

Uyanışım;

Artık her şey saçma geliyordu bana. Biz bir emir kuluyduk ve ne denirse yapıyorduk. Çünkü toplu olarak cennete girecektik. Sorgulama yoktu, körü körüne bağlanma ve emri ne kadar çabuk yerine getirdiğine bağlı olarak sahte bir samimiyet vardı. Ama bu sahtelik genellikle bize emir verenler ve onların üstünden başlıyordu. Tabanı samimi ve bir o kadar da cahil (beyni etkisizleştirilmiş anlamında) insanlar oluşturuyordu. Bu insanlar dürüst, çalışkan ve edepli insanlardı. Ama uyuyorlardı. Üstelik biz uyutmuştuk yıllarca çocuklarını, kendilerini, karılarını, tüm yakınlarını.

Sırf "solcularla" inatlaşma uğruna yaptığımız birçok saçma iş vardı. Bunlara en iyi örnek Yeni Yüzyıl gazetesinde Hocaefendi'nin röportajının çıktığı zamandı. Bu gazeteyi sırf solcular "Hocalarının röportajına bile sahip çıkmıyorlar" demesinler diye balya balya aldık ve Zaman gazetesinin depolarında çürümeye bıraktık, sonra da imha ettik. Bazı yerlerde Zaman gazetesinin içine koyarak dağıtıldığını duyduk. Gazete hiçbir yerde bulunmaz olmuştu. Üç günlük röportajı on beş güne yayarak ve tirajını da ona katlayarak gazete büyük kar etti sayemizde. Bir sefer de Süleyman Demirel'in Fatih Üniversitesi'nin açılışında "burayı doldurabilir misiniz" demesi üzerine iş-güç, okul-sınav demeden koştuk ve doldurduk orayı. Hocaefendi istiyor diye daha yeni okuduğumuz kitapları bir kere daha okuduk. Hocaefendi çağırıyor diye pılımızı, pırtımızı topladık Amerika'da yaşamaya gittik bazılarımız. Buna da "hicret" deniyordu. Bir keresinde, bir arkadaşıma giden biri hakkında ne zaman döneceğini sorunca bana güldü ve dedi ki "hicret bu, dönmek olur mu?". Benim bildiğim hicret sayfası dinen kapanmıştır. Hele Türkiye gibi ibadetlerinizi rahatça yapabildiğiniz bir ülkede.

Merakım şu: Türkiye'de halkın %99'u Müslüman. Amerika ise kendi deyimiyle Müslümanlara karşı bir haçlı savaşı başlatmış durumda. Nasıl oluyor da burada rahat olunamıyor, lakin orada istediğimizi yapmamıza izin veriliyor? ABD her yere ajanlar sokarken, iki kişi bile kendi karşısında ciddi bir şeyler yapmaya kalktığında haberi olurken bu nasıl denli büyük bir oluşuma müsaade ediyor? Üstelik bu oluşumun biricik görevi insanları Müslüman yapmak iken. ABD'nin yoksa insanları Müslüman yapmak gibi bir gizli amacı mı var? Yoksa Hocaefendi ABD'nin de mi üzerinde büyük bir güce sahip ki bizimle uğraşamıyor? Garip işler bunlar. Bizden ABD'ye hicret etmemizi Fatih Koleji'ndeki bir barkovizyon gösterisi sonrası Hocaefendi'nin yanından gelen bir ağabey istemişti. Ben de düşünmüştüm; bu resmen bir beyin göçü ve sermaye göçü... O zamanlar Hocaefendi için evden bile dışarı çıkmıyor denmişti. Ağabeylerimiz diyormuş ki "hocam zaten çok hastasın, bari bir çık bahçede dolaş" ama Hocamız hiç çıkmıyormuş. Aynı yıllarda yeşil.org adlı internet sitesinde Hocaefendi'nin boy boy dışarıda çekilmiş resmi yayınlanıyormuş da haberimiz yokmuş. Biz Hocamız'a üzülüp dua etmekle vaktimizi geçiriyorduk. Bir de tabi gelen emirleri eksiksiz yapmakla.

Hocaefendi'nin Latif Erdoğan’a yazdırdığı "Küçük Dünyam" adlı kitabından en az bir kere yazılı sınav olmamış şakirt tanımıyorum ben. Anlamadığım bir nokta da bu işte. Yani sen ta Amerikalardan "diğergamlık" üzerine, "hizmette önde mükâfatta geri durma" üzerine göğüslerimize salvolar savur, sonra da çıkıp kendini anlatan kitaptan bizi belki beş belki on kere imtihan et. "İmtihan Dünyası" bu olmasa gerek. Halen "hizmette" aktif olan ve son derece de teslimiyetçi bir arkadaşım bir seferinde şunları söylemişti, ben de yanlışı o zaman fark etmiştim: "ne bu Hocaefendi, Hocaefendi ya... Allah var, Peygamber var ya"

Hocaefendi, Hocaefendi, Hocaefendi... "Hocaefendi ne diyor bu konuda, Hocaefendi'nin çok mühim tespitleri var bu konuda, Hocaefendi bugün ne diyor, Hocaefendi'nin dediklerini artık herkul.org sitesinden günü gününe takip edebileceğiz arkadaşlar, Hocaefendi çok ciddi uyarıyor, Hocaefendi çok mübarek, Hocaefendi bizzat ilgilenmiş, Hocaefendi adını bizzat kendi koymuş, Hocaefendi derhal yapılsın istemiş, Hocaefendi, arkadaşlar dikkatli olsun demiş, Hocaefendi, arkadaşlar artık evlensin demiş, Hocaefendi, çocuk yapın demiş, Hocaefendi, ÝÞHAD'ı güçlendirin demiş, Hocaefendi, gazete tirajının bu haliyle karşıma çıkmayın demiş, Hocaefendi başı açık "ablalar"la da evlenilsin istemiş, Hocaefendi, bir dua etmiş maçın ikinci yarısı Galatasaray iki gol atarak Real Madrid'i devirmiş, Hocaefendi, Allah depremde İkitelli Medyası'nı "çiftetelli" gibi sallardı ama içlerinde mübarek gazeteler de var demiş, Hocaefendi üzülmüş, Hocaefendi çok kederlenmiş, Hocaefendi hastalanmış, Hocaefendi, Asya Finans Kredi Kartı alın demiş; Ulusal Televizyon ihalesi yapılacağı gün Asya Finans’ın kasasında o kadar para yokmuş, para lazımmış, Hocaefendi şunu demiş, Hocaefendi bunu demiş..." Bu konuşma tarzına sıradan bir "ışık evi"nde her gün rastlayabilirsiniz.

Nurettin Veren'e gelince; "o ne pis bir adam öyle, tipi kayık, pis bir çıkarcı o, yalancı herifin teki" gibi yakıştırmalar yapıyorlar. Ve size şu kadarını söyleyeyim, bu insanları asla şartlandırıldıkları haricince bir şeye inandıramazsınız. Bekli size abartı gelir ama ben biliyorum ki Hocaefendi bugün atlayın ve ölün dese sayıları binlere varabilecek kadarı bu emri de hiç çekinmeden yerine getirir. Nurettin Bey bu konuda ne söylese azdır. Hiçbir şey bu gerçek kadar sıra dışı değildir, yine bu gerçeğin tasvirleri bile.

Sonuç ;

Aklı başında herkesin de anlayabileceği gibi bu bir karşı devrim örgütlenmesidir. Devlet içinde koskoca bir devlettir. ABD ve AB çıkarlarına koşulsuz hizmet etmektedirler. Ayrıca birçok yerde yazıldığı gibi dergileri, radyoları, televizyonları, üniversiteleri, vakıfları, ışık evleri vs. her şeyleri vardır. Öyle ki savcıları, kaymakamları, valileri, emniyet müdürleri, öğretmenleri, doktorları, istihbaratçıları (ki bu konuya doymak bilmeyen bir iştahla yanaşmaktadırlar), askerleri, milletvekilleri, bakanları vardır. Hemen hemen her büyük partinin de desteği ile bu noktalara gelinmiştir. Bence yegâne çözüm bu örgütün tüm malvarlığına el konmasından geçer. Ama sorun şu ki; kim koyacak?

Diğer insanlardan tüm bu olan biten son derece profesyonelce saklanmaktadır. Hatta çıkan yalan haberler bile buna en güzel şekilde hizmet etmektedir. Yok, Fethullah komandoları varmış; yok, kendilerini patlatacaklarmış, yok, hücre evleri varmış; tabancalar, tüfekler, bombalar varmış... Bu atmosfer onlara en çok yarayan ortamı oluşturuyor ve kendilerinin terörist olmadığını "muhabbet fedai"leri olduğunu insanlara yaymalarına yarıyor.

Bu kişilerin ne yapmaya çalıştıkları çok iyi bilinmeli ve o kanaldan mücadele verilmelidir. Örgüt deşifre edildiğinde, ABD yerine başkasını bulmak için faaliyete geçecektir ve bu zannımca on yıl on beş yıl kadar bir zamanı alacaktır. Bu bir bölünme süreci olarak da yansıyabilir Fethullahçılara. Çünkü kurulu mekanizma en güzel şekilde işletilmektedir. Bir daha böyle bir mekanizmayı kurmak çok çaba gerektirir. Bölüp bir kısmını yine ABD emriyle kamuoyunda kötülemek diğer kısmıyla yola devam etmek ile de bu mücadeleyi verebilirler. Her ne yapılacak ise bu darbeden hemen sonra yapılmalıdır. Yani bir daha güçlenmesine fırsat verilmeden "meydana getirdiği boşluk" doldurulmalıdır. Ama dediğim gibi ilk iş; oyunu açığa çıkarmak ve "Ağababası" olan ABD'nin işlerliğini yitiren bu beşinci kolunu gözden çıkarmasını beklemek olacaktır...

www.haberinyeri.net

28 Şubat 2008 Perşembe

Türbanlılar YÖK'e alınmadı

YÖK Başkanı Özcan'ı görmek isteyen öğrencilere “Türbanla giriş yasaktır” dendi.

YÖK Başkanı Özcan’ı makamında ziyaret etmek isteyen türbanlı öğrenciler, “Türbanla giriş yasaktır” gerekçesiyle binaya alınmadı.

Rektörlere “türbanlı öğrencileri alın” talimatı veren YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, kendi makamına türbanlı öğrenci alamadı. Gazi Üniversitesi’nde derslere türbanla alınmayan yaklaşık 20 kadar türbanlı öğrenci YÖK’e gelerek Başkanlığa dilekçe vermek istedi. Ancak türbanlı öğrenciler, “YÖK binasına türbanla giriş yasaktır” uyarısıyla karşılaştı. Başkan Yusuf Ziya Özcan’ın korumaları ve bir personel, “Mevzuat gereği sizi türbanla içeri alamıyoruz. Aranızdan temsilci gönderin” cevabı verdiler. Bunun üzerine öğrenciler, arasından 2 erkek öğrenci temsilci seçerek, 250 imzadan oluşan 51 dilekçeyi Başkan Özcan’a gönderdi.

GAZETECİLERE YAKALANDI

Temsilci öğrencilerin içeri girmesinden yaklaşık 15 dakika sonra bu kez Özcan’ın, odasından çıkarak türbanlı öğrencilerle görüşmek için kampus dışındaki nizamiyeye doğru geldiği görüldü. Özcan karşısında basın mensuplarını görünce “Sizin ne işiniz var burada” diyerek geri döndü ve tekrar binaya yöneldi. Gazetecilerin “Efendim size dilekçe verilecekmiş” demesi üzerine, “Başörtülü öğrenciler mi...” diyerek yoluna devam etti.

Özcan’ın içeri girmesinden yaklaşık 15 dakika sonra dışarı çıkan öğrenci temsilcisi Mahmut Poyraz, “Sayın Başkan ile görüşmemizde bize bu sorunun çözüleceğini söyledi” dedi.

Türbanı erkekler taktı

Marmara Üniversitesi’ndeki türban yasağı devam ediyor. Marmara Üniversitesi Göztepe Kampusu’nda dün, öğrencilerin içeri girememesi noter tarafından tasdik edildi. Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen üyeleri yasağı protesto etti. Bazı başı açık öğrenciler ise sınıf arkadaşlarına destek vermek için el ele tutuşarak “Bizi kaosa sürükleyen zihniyet yasakçı zihniyettir” dedi. Eylemin en ilginci ise bir grup erkek öğrenci, türban taktı. Özel güvenlik görevlileri durum karşısında şaşırdı. Şaşkınlıktan faydalanan türbanlı erkek öğrenciler, okula girdi.

‘Burası okul medrese değil’

İstanbul Aydın Üniversitesi Halit Aydın Kampusu’nda türbanlı öğrencilerin okula girmesini protesto eden yaklaşık 100 kişilik grup eylem yaptı. Üniversitenin Beşyol’daki Halit Aydın Kampusu’nda dün sabah türbanlı öğrenciler okuldan içeri alındı ancak derslere sokulmadı. Türbana karşı çıkan öğrenci grubu, “Laikliğe uzanan eller kırılsın”, “Burası okul, medrese değil” sloganları attı.

İçeride bulunan türbanlı öğrenciler tepki üzerine kampustan çıktı. 5 kişilik başka bir grup da dışarıda “Başörtüsüne özgürlük” sloganı atmaya başladı. Karşılıklı slogan atan iki grup da Türk Bayrağı açarken, türban karşıtı bir kız öğrencinin, türbanlı bir öğrenciyi itmesi, sorunun büyüklüğünü de gözler önüne serdi.

Akşam

www.haberinyeri.net

Rektörlerden Cumhurbaşkanına çağrı

Kurul'un toplantısının ardından yayınlanan sonuç bildirgesinde YÖK'ün yazısının üniversiteleri zora soktuğu belirtildi. YÖK Başkanı istifaya çağrıldı. İstafa etmezse Cumhurbaşkanı'nın görevden alması istendi.

Üniversitelerde kargaşa yaşandığına dikkat çeken Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) Başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın, YÖK Başkanı'nın rektörleri suça teşvik ettiğini söyledi. 42. maddenin genel bir çerçeve çizdiğini ifade eden Akaydın, YÖK Başkanı Özcan'ın açıklamasının hukuki bir yanı olmadığını kaydetti.

Akaydın, Cumhuriyetin temel ilkesini yaşatmaya kararlı olduklarını vurguladı.
AKP'li Fırat'ın kendileri hakkında savcıları görev çağırmasıyla ilgili de "Biz de savcıları göreve davet ettik. Biz Cumhuriyetin bekçileriyiz onlar da savcıları. Biz de onlar kadar Cumhuriyeti korumakla yükümlüyüz" diye konuştu.

Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) Başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın, son günlerde yaşanan gelişmeler sonucu bazı kuruluşlar ile üniversitelerin ve üniversitelerle öğrencilerin “karşı karşıya” getirildiğini belirterek, “Bu gerilimin boyutlarının ilerlemesinden gerçekten çok büyük bir endişe duyuyoruz” dedi.

ÜAK, Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın'ın başkanlığında, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde olağanüstü toplandı.

Başkan Mustafa Akaydın, toplantının başlangıcında, katılımcıları “Türkiye Cumhuriyeti'nin sınır ötesi harekatında kaybedilen değerli vatan evlatları için” 1 dakikalık saygı duruşuna davet etti.

Akaydın, saygı duruşunun ardından yaptığı konuşmada, Türkiye'nin çok ciddi meseleleri arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik ilkesini hedef alan Cumhuriyet'in kuruluş felsefesine aykırı bir siyasi süreç yaşandığını savunarak, bu siyasi sürecin Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerini çok yakından ilgilendirdiğini söyledi.

ÜAK'ın, 1 Şubat 2008'de yaptığı toplantıyı anımsatan Akaydın, bu konudaki görüşlerini kamuoyuyla paylaştıklarını, yetkili makamları, “duyarlı, ilgili olmaya davet ettiklerini” ifade etti. Akaydın, “Bu davetimiz olumsuz sonuçlanırsa, Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinde ciddi bir kaos ortamı yaşanabileceğini ifade etmiştik. Ne yazık ki, gelişmeler aynen öngördüğümüz şekilde gerçekleşti” dedi.

Anayasa değişikliğinin “çok hızlı bir şekilde” yapıldığını belirten Akaydın, ardından YÖK Başkanı'nın da rektörlere gönderdiği genelgeyle rektörleri “hukuksuz davranmaya zorlandığını” öne sürdü. Akaydın, bu duyuruya rağmen üniversitelerin hemen hemen tamamına yakınının eskiden nasıl davranıyorlarsa hukukun gereği olarak aynı şekilde davranmaya devam ettiklerini söyledi. Ancak bu durumun, bazı kuruluşlar ile üniversiteleri, üniversitelerle öğrencileri “karşı karşıya” getirdiğini belirten Akaydın, “Bu gerilimin boyutlarının ilerlemesinden gerçekten çok büyük bir endişe duyuyoruz” dedi.

“REKTÖRLERİN SİCİL AMİRİ, GERGİNLİĞİ DAHA DA ARTIRDI”

Anayasa hukukçularının, idari hukukçuların fikir ayrılığı içinde olduğunu, YÖK'ün ikiye ayrıldığını anlatan Akaydın, “Ama üniversitelerimiz çok şükür ki, büyük bir çoğunlukla 1 Şubat'ta nasıl yorum yapıyorsa 28 Şubat'ta, yani bugün de aynı şekilde yorum yapıyor” dedi.

ÜAK'ın, 7 Mart'ta Antalya'da olağan toplanacağını belirten Akaydın, toplantının gündeminin aynen devam edeceğini söyledi.

Sayısı 30'a varan bazı rektörlerin, kendisini telefonla arayarak yaşadıkları sıkıntıları, hangi gerçeklerle göğüs göğüse olduklarını anlattıklarını dile getiren Akaydın, şöyle devam etti:

“Tabii ki bu ortamı yaratan kurumun başı da ne yazık ki üniversitelerimizin başı olup, rektörlerimizin sicil amiri bir kişi olup, bu arkadaşlarımızın yaşadığı gerginliği, ikilemi, diğer bir deyimle anti-balansı daha da fazla artırdı. Üstelik zaman zaman halkımızla karşı karşıya kalmak zorunda kaldık. Hatta bundan dolayı başını örten kızlarımızla daha önceden hiç bir sorun yaşamazken, şimdi sorun yaşar hale geldiler. Bunların üzüntüsünü paylaştık. Doğal olarak üniversiteler ciddi bir sıkıntı yaşarken, üniversiteleri, rektörleri toplantıya çağırması gereken makam, YÖK Başkanımızdır. Belki Genel Kurul üyeleriyle birlikte bu vahim olaylar karşısında bir Rektörler Komitesi düzenlenebilirdi. Ama ne yazık ki YÖK Başkanımız, sadece kendi hukuki mütalaalarıyla yetinmiş, böyle bir toplantıya gerek görmemiştir. Dolayısıyla bugün yaptığımız toplantı, Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinin içinde yaşanan sorunları tartışmak için hiç bir başka kurum kalmadığı için yapılan bir toplantıdır.”

“GÖRÜŞ BİLDİRMEK ÜNİVERSİTELERİN SORUMLULUĞU”

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın, bu konuyla ilgili toplantı yapmanın ÜAK'ın görevleri arasında olmadığı yönünde açıklama yaptığını anımsatan Akaydın, Avrupa Üniversiteler Birliği'nin geçen yıl yapılan toplantılarının birisinde toplumsal olaylara değinildiğini anlattı. Akaydın, tüm dünya üniversitelerinin, kendi toplumlarını, hatta dünyayı ilgilendiren ciddi boyutta toplumsal sorun varsa, buna görüş bildirmekle sorumlu olduklarını kaydetti. Akaydın, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Biz Türkiye Cumhuriyeti'nin çok ciddi bir sorununu, hatta dış basında bile neredeyse sınır ötesi operasyon kadar çok yer eden bir sorununu tartışmak üzere, bir başka makam bu gereği yerine getirmediği için burada toplanmış bulunuyoruz. Görevimizin gereğini yapıyoruz ve bizim sadece YÖK Başkanımızın dediği gibi değil, Anayasa'dan ve 2547 Kanun'un ilgili maddelerinden kaynaklanan ayrıca da bir sorumluluğumuz var. Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinde çok ciddi bir sorun yaşanıyorsa, bu ciddi sorun üniversitede kaos yaratmışsa, üniversitenin eğitim özgürlüğünü, eğitim akışını ciddi boyutta zedeler hale gelmişse, hepsinden daha vahim olarak da bu 'çağdaş, uygar, demokrat ve laik öğrenciler yetiştirebilmeliyiz' gerçeğini tamamen ortadan kaldırır boyuta geldiyse elbette ki ÜAK toplanacaktır, hiç fire vermeden toplanacaktır ve bu konudaki görüşlerini açıklayacaktır.”

Toplantıya katılıma da teşekkür eden Akaydın, bazı rektörlerin yurt dışında olduğunu, bazılarının da ulaşım zorluğu nedeniyle katılamadığını söyledi. Akaydın, “Bir rektör arkadaşım, çok acıklıdır ki, 'vekilimi gönderiyorum, çünkü bazı siyasetçilerin baskısı altında üniversitemi yarın terk etmeyi düşünemiyorum' demiştir. Bunları size etik olarak açıklamayacağım. Bazı özellikle doğu üniversitesindeki arkadaşlarım, çok vahim olaylarla, toplumsal, vahim, örgütsel baskılarla karşı karşıya kaldıklarını ifade etmişlerdir” diye konuştu.

Basına kapalı devam eden toplantının ardından bir bildiri yayınlanması bekleniyor.

Öte yandan, toplantının yapıldığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi çevresinde polis güvenlik önlemi aldı.

PROTESTO EYLEMİ

Bu, arada toplantı başlamadan önce Halkın Kurtuluşu Partisi üyesi bir grup, Cebeci kampüsü girişinde Anayasa değişikliğini protesto etti. “Şeriat, orta çağdır” pankartı açılan eylemde, “Laiklik yoksa ilim, özgürlük, demokrasi yoktur” sloganı atıldı.

Grup adına yapılan açıklamada, laikliğe herkesten fazla kadınların sahip çıkması gerektiği belirtilerek, “Laiklik ve devrimci demokratlık, kadına bir cinsel obje olarak değil bir insan olarak bakılmasını gerekli kılar. Böyle olunca da türbana, çarşafa, peçeye ihtiyaç duyulmaz” denildi. Açıklamada, şunlar kaydedildi:

“Bugün, laboratuvarlara kapanarak, 'ben sadece kendi alanımla ilgilenirim' diyerek ülkemizin hızlı bir şekilde şeriata doğru gittiğini görmeden türban meselesine salt bir giysi özgürlüğü olarak bakmak, bilim insanı onuruna yakışmadığı gibi toplumsal görevin de reddedildiği anlamına gelir. Bu gerçeği gören bilim insanlarımız gereken net tavrı almalıdır.”

Grup, açıklamanın ardından olaysız dağıldı.

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Akp Hedef Gösterdi

AKP'li Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat, "Rektörler suç işliyor, savcıları göreve çağırıyoruz." dedi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, bugün türban gündemiyle toplanan Üniversiteler Arası Üst Kurul'u kanunsuz davranmakla suçladı.
Fırat, Anayasa değişikliğini uygulamayan ve siyasi bir gündemle toplantı yapma hakkı bulunmayan kurulu oluşturan rektörlerin aymazlık içinde olduğunu ve ceberrüt davrandığını söyledi.
Rektörlerin suç işlediğni söyleyen Fırat, savcıları göreve çağırdı.

www.haberinyeri.net

İşte türban referandumu

İki üniversitede yapılan oylamada öğrenciler türban yasağının sürmesini istediler.

EGE ve Dokuz Eylül Üniversiteleri’nde öğrenciler tarafından yapılan referandumda, türban yasağının devam etmesi sonucu çıktı.

İzmir’de Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğrenciler tarafından yedi ayrı fakültenin giriş kapılarında iki gün süreyle sandık kurularak yapılan öğrenci referandumundan, üniversitelerde türban yasağının sürdürülmesinin istendiği sonucu çıktı. Referandumun sonuçları, bir grup öğrenci tarafından basın açıklaması ile duyuruldu.

Kampus girişinde toplanan yaklaşık 50 kişilik öğrenci grubu, ellerinde türban karşıtı pankartlar ve sloganlarla Yabancı Diller Bölümü önüne kadar yürüdü. Yürüyüş sonunda referandum sonuçlarını Ege Üniversitesi Devlet Klasik Türk Musikisi Konservatuvarı Yüksek Lisans öğrencisi ikiz kardeşler Gökhan ve Ercan Çağıran açıkladı.

İki gün süren referandumda 1508 kişinin oy kullandığını belirten Gökhan Çağıran, referandum için dağıtılan kağıtta bulunan ‘Özgürlükler bir bütündür türbana indirgenemez’ seçeneğinin 611, ‘Türban yasağı kaldırılsın’ seçeneğinin 156 ve ‘Türban yasağı devam etsin’ seçeneğinin ise 741 kişi tarafından işaretlendiğini söyledi.

Türban meselesinin salt bir özgürlük talebi olarak görülmemesi gerektiğini anlatan Gökhan Çağıran, “Türban tartışmasını 12 Eylül sonrasında ılımlı İslam ülkesi yaratma projesiyle ve özelleştirmelerle, sağlık- eğitim hakkının elinden alınmasıyla iyice yoksullaşan halkın şükürcülük anlayışının geliştirilmesi uğraşıyla birlikte değerlendirmek gerekir.

Zorunlu din dersleri varken, Diyanet’e ayrılan bütçe 7 bakanlık bütçesine eşitken, okuldan çok cami varken, öğretmenden çok imam yetiştirilirken gericilikle mücadele üniversiteye türbanlı öğrencilerin girişini engellemeye indirgenmemelidir. Asıl çözüm bu değil, gericiliğe karşı demokratik bir ülke yaratma iddiasının kararlı savunucusu olabilmektir” dedi.

Özgürlüklerin bir bütün olduğunu, hepsinin birden savunulması gerektiğini ifade eden Ercan Çağıran da, “Sadece bir özgürlüğü savunarak gerisini yok sayanlarla, onların dayatmalarından ayrı durmak gerekir. Siyasi İslamcılar özellikle de AKP, sadece kendileri için özgürlüğü savunuyorlar, sosyal güvenlikteki uygulamalarla yaşama özgürlüğünü hiçe sayıyorlar, parası olmayanı eğitim hakkından mahrum bırakıyor, 301. madde konusunda ayak direterek düşünce özgürlüğünü reddediyorlar. Her türlü toplumsal muhalefeti polis copuyla dağıtarak herkesin kendilerinin çizdiği çerçevede özgür olabileceğini emrediyorlar. Böyle bir durumda özgürlük düşünülemez.

Farklı inançtaki insanların ve topluluklara eşit haklar ve imkanlar tanımayan özgürlük anlayışının kıymeti yoktur. AKP’ye sesleniyoruz üniversiteleri sermayenin baskısından kurtarın, sözleşmeli öğretmenlik, yetkin mühendislik gibi uygulamalardan vazgeçin, kişilerin emeklerinin sömürülmesine izin vermeyin, sağlık ve eğitimin özelleştirilmesini engelleyin bunların insan hakkı olduğunu savunun” diye konuştu.

Basın açıklamasını yapan gruba öğlen arasında bulunan diğer öğrencilerden de alkışlarla destek geldi. Grup açıklamanın ardından olaysız dağıldı.

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Yök Başkanına inceleme

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, YÖK Başkanı Özcan hakkında inceleme başlattı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, YÖK Başkanı Özcan hakkında rektörlere gönderdiği genelgeyle ilgili olarak inceleme başlattı. Özcan görevi kötüye kullanma ve rektörleri suça teşvik etmekten yargılanacak.

Özcan hakkında 4 ayrı suç duyurusunda bulunulmuştu. YÖK Başkanı Özcan'ın yargılanması Milli Eğitim Bakanlığı'nın iznine bağlı.

www.haberinyeri.net

Egemenlik...

Milletvekilleri çok ilgisiz bir yasa görüşülürken dahi, kendi maaşlarını o yasanın içine sokmak isterler.

Uysun, uymasın...


Nitekim "kıyak emeklilik" girişimleri ters tepince, bu sefer de "gazilere tanınan sağlık yardımı" bölümüne kendilerini ilave ettiler.

Bir anda oturdukları yerde "gazi" oluverdiler.

*

Diyelim bir zamanlar komisyonda "develerin ıslahı yasası" görüşülüyor.

Bir anda "Develerin ıslahı" maddelerinin arasına "Milletvekillerine de yolluklarının yüzde ellisi nispetinde ilave yapılması..." şeklinde bir madde sokuşturulacak...

(Burada "deve" kelimesi "yolluk" çağrışımı yapmakta.)

Komisyon Başkanı sorar:

"Sayın üye, bizi nereye sokacağız efendim?.."

"Develer yok mu?.."

"Var..."

"İşte develerin orasına..."

"Demek oluyor ki deve ıslahı mevzuatı kapsamında, bizim yolluk ve ödenekler de hakkaniyet çerçevesinde, milleti temsil etmenin onuruna yakışır biçimde, makul bir yere sokulmuş olacaktır..."

"Evet sayın başkan..."

Başkan:

"Yani bizi devenin devamına koyarsak, bu son derece uygundur..."

"Develerin islahı yasasına", "Maaş artışı" maddesini ilave eden başkan devamla:

"Arkadaşlar... Millet ne derse odur. Burada millet adına ve egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğu noktasında..."

*

Doğrusunu isterseniz ben, türban için kalkan 411 eli "kutsal" ilan eden Başbakan’ın, sıra "kıyak emekliliğe" gelince kızmasını da asla anlamış değilim.

Eğer milletvekillerinin iradesi her şeyin üstündeyse....

Tamam işte... O zaman pembe koltuklarda oturarak ve el kaldırarak "gazi" de olunur.

Bu milli iradedir.

Buna niye itiraz edeceksiniz?

Budur işte "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" yazan duvarın önünde oturmuş "egemenliğin" kayıtsızlığı...

"Gazi" oldularsa oldular.

Kime ne?

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Hukuk dediğin böbrek nakline benzer mi?

CUMHURİYET mitingleri yaptık.

Hatırlayın...


Yüz binlerce insan katılmasına rağmen, izdiham olmadı, itiş kakış olmadı, sıkıştığı için korkudan ağlayan çocuk olmadı, kimsenin ayağına bile basılmadı.

Niye biliyor musunuz?

Çünkü o mitinglere katılan insanlar, "kırmızı ışıkta duran" insanlardı... Geçmek için "yeşil ışığın yanmasını bekleyen" insanlar.

*

Hukuk böyle bir şeydir.

*

Başörtülü-başörtüsüz, sağcı-solcu, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, zengin-yoksul, kadın-erkek, farklı farklı insanları huzur içinde bir arada tutabilen kavramın adıdır, hukuk...

Onun için, güzel güzel görüştüğümüz kişileri tarif ederken, "Onunla hukukumuz var" denir.

"Onunla kanunumuz var" denmez!

*

Kanun, hukuk değildir.

*

Mesela, türban...

Bazı rektörler izin veriyor.

Bazı rektörler izin vermiyor.

Niye?

*

Niyesini görebilmek için, gelin, türbana izin veren rektörlerin "meslek"lerine bakalım...

Kayseri Erciyes, tıp doktoru.

Konya Selçuk, tıp doktoru.

Karadeniz Teknik, tıp doktoru.

Van Yüzüncü Yıl, kimyacı.

Yozgat Bozok, pazarlamacı.

Harran, fizikçi.

Sakarya, metalürji mühendisi.

Bilecik, tarihçi.

Fırat, tıp doktoru.

*

Hukukçu var mı aralarında?

Yok.

İzin vermeyen rektörler de öyle...

Kimi tıpçı, kimi ziraatçı.

YÖK Başkanı desen...

Hukukçu değil.

Vazgeçtik rektörlükten...

Dekan bile değil.

*

"Hukuken yorumla..."

"Hukuken karar ver"
diyoruz.

Ortada hukukçu yok!

*

E sonra merak ediyorsunuz, "Niye kaos oluyor" diye... "Hukuk"un olmadığı yerde başka ne olur ki?

*

Herhangi bir durumun Anayasa’nın ve Devrim’in temel ilkelerine uygun olup olmadığı, sonradan monte etmeye çalıştığın böbreğin vücuda uygun olup olmamasına benzer mi birader?

*

Bu iş, Meclis’te çoğunluğu sağlayıp "kanun" yapmak kadar kolay olsaydı...

O fakültelerin adı "hukuk fakültesi" değil, "kanun fakültesi" olurdu.

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Çok yönlü bir rezalet

Türkiye’yi adına özellikle ve bilerek “Başörtüsü” dedikleri bez parçasıyla karıştırmayı başardılar! Bu olay yeni değil. Bu plan yıllardır yapılıyordu. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Kafalarında var olan kavramları hayata geçirmek için en uygun zamanı beklediler ve birkaç hafta önce düğmeye bastılar.
Sevgili Gazeteport okurları, bu sözlerimi size şimdi kanıtlayacağım. 21 Şubat 2003 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan, “AKP’nin YÖK Oyunu” başlıklı yazımı biraz özetleyerek sizlere sunuyorum. O günlerde yine Irak savaşı gündemde, tezkere Meclis’e gelmek üzere. Şöyle yazmışım:
“Dikkat ediniz, Türkiye tam bir savaş kargaşası içinde iken gündeme birdenbire YÖK getiriliyor. YÖK’ü budayacaklar, değiştirecekler ve üniversitelerde gericilik borusunu yeniden öttürmeye başlayacaklar. BUNU YAPMAK İÇİN ANAYASA VE YASALARI DEĞİŞTİRECEKLER.
Türkiye, Irak ve savaş gündemini yaşarken, ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet yöntemiyle işi bitirecekler. (Taktik beş yıl sonra da aynı!)
Erkan Mumcu isimli Milli Eğitim Bakanı bu amaçla yapılan çalışmalara YÖK’ün katılmadığını söylüyor. YÖK niye katılsın?..Niye kendini oyuncak etsin? Bütün hikaye AKP iktidarı ile ters düşen YÖK’ü bitirmek. Günümüzün YÖK’ü üniversitelerde türbanı yasakladı, irticayı sokmadı, gerici kadrolaşmaya geçit vermedi.
Önceki yıllarda Mehmet Sağlam isimli bir YÖK Başkanı vardı. (2008 yılında AKP milletvekili.) Onun döneminde üniversiteler irtica yuvasına dönmüştü. Mısır, Afganistan, Suudi Arabistan, İran üniversitelerinde öğrencileri okutmak için ikili anlaşmalar yapılmıştı. YÖK bunları laik eğitim veren kurumlarla bir tutmuş, diplomalarını onamış, Türkiye’deki okullarda öğretmen olmalarına izin vermişti. Kemal Gürüz dönemiyle birlikte bu tavra son verildi. Üniforma olarak kullanılan türban olayına göz yumulmadı. Üniversitelerde irticai faaliyette bulunan öğretim üyeleri uzaklaştırıldı...
Anayasa ve yasalar ne acıdır ki AKP iktidarının oyuncağı oldu. Meclis’te gerekli kelle sayısını buldular, oyunlarını oynuyorlar.”
Bundan tam beş yıl önce çıkan yazımı aynen şöyle sürdürüyorum:
“Şimdi AKP’nin yeni YÖK oyunu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversite ve yüksek okulları yeniden gericiliğin eline verilecek, karanlık güçlere peşkeş çekilecek. İrtica takımı tam kadro geri dönecek. Türban serbest olacak. Yani amaç ortada...Üniversiteleri iç siyasetin ve din bezirganlarının eline teslim etmek...”


KALELER DÜŞÜRÜLÜYOR

2003 yılı şubat ayında yazdıklarım beş yıl sonra aynen gerçekleşti. Niçin beş yıl sonra?..Çünkü fırsat ellerine henüz geçti. Sezer’in yerine kendi adamları Çankaya’ya çıkarıldı ve Çankaya Noterliği görevine hızla başladı.
Dahası, bu olayla ilgili bütün kaleler tek tek düşürüldü. Anayasa Mahkemesi Başkanlığına Haşim Kılıç seçildi. Hem de oraya Sezer tarafından getirilen bazı Mahkeme üyeleri tarafından! Çankaya Noteri, YÖK Başkanlığına da kendi adamları olan Yusuf Ziya’yı oturttu. Kaleler tek tek ele geçirilince, Meclis çoğunluğu da ellerinin altında hazır olunca, beş yıl önce yazdıklarımızı hayata geçirme zamanının geldiğini gördüler ve işe giriştiler.
Yusuf Ziya isimli YÖK Başkanı önceki gün bir bildiri yayınladı. Şu cümlesine dikkat ediniz: “Cumhuriyet’in nitelikleri, özgürlükleri sınırlamak için gerekçe olamaz.” Bu kafalar yakın gelecekte belki de başka söylemlerle ortaya çıkacaktır: “Devrim Yasaları kaldırılsın. Laiklik ilkesi Anayasadan çıkarılsın. Tekke ve zaviyeler, medreseler açılsın. Sıkmabaşta olduğu gibi takke, sarık, cüppe de serbest bırakılsın. Halifelik makamını geri getirelim. Türkiye’nin bölünmesini istemek ve bu doğrultuda yayın yapmak da serbest olsun. İstanbul’u başkent yapalım. Bunları istemek Cumhuriyet’in ilkeleriyle ters düşse bile özgürlüktür ve sınırlanamaz.”


O KAZIK ÇIKMAZ

Bütün bunlara bir de AKP iktidarının stepnesi, koltuk değneği ve kurtarıcısı olmayı içine sindiren “Milliyetçi!’” MHP’yi ekleyin. MHP şimdi ağlaşıyor. AKP’den yediği kazığı içinden çıkarmaya çalışıyor ama çıkmaz. Biz onları defalarca uyardık. Bu işe girmelerinin yanlış olduğunu, yakışmadığını, eğer üniversitelerde sıkmabaş olayı serbest bırakılırsa, bunun meyvesini MHP’nin değil AKP’nin yiyeceğini bağıra bağıra söyledik. Dinlemediler, anlamak istemediler ve AKP’den yedikleri kazıkla baş başa kaldılar.
AKP şimdi açıkça vurguluyor: “Üniversitelerde sıkmabaş serbestliği için MHP ile birlikte yaptığımız Anayasa değişikliği yeterlidir. YÖK yasasında herhangi bir değişiklik yapmaya gerek yoktur.”
Hani YÖK Yasasında değişiklik yapılacaktı!..Hani adına “başörtüsü” dedikleri nesne ancak çenenin altından bağlanırsa serbest olacaktı!..Bunlar MHP’ye iktidar partisi tarafından yutturulan uyuşturucu ilacın reçetesinde yazıyordu! MHP ilacı yuttu, derin uykuya daldı, Anayasa değişikliğine oy verip kabul etti. Ama şimdi uyuşturucunun etkisi geçti! MHP gerçekleri görüp ayıldı. Fakat iş işten geçtikten sonra!
Bu konuda dandik-düzmece-göstermelik muhalefet yapan Doğan Grubu sıkmabaş olayını çoktan unuttu. İktidarla kayıkçı kavgası sona erdi. Önceden de yazdım, zaten başka türlüsü olamazdı. Yazılı ve görsel medyanın büyük çoğunluğunu elinde bulunduran kartelin iktidarla bir sürü işi var. Türban veya sıkmabaş uğruna niçin hükümeti karşısına alıp çıkarlarını çiğnesin, kendi ayağına kurşun sıksın! Değer mi!


CİNGÖZCE TAKTİK

Son olarak bir de bu Anayasa değişikliğinin Çankaya Noteri Bay Abdullah Gül tarafından ne zaman onaylandığına bakalım. Üç satırlık değişikliği tam 11 gün boyunca önünde tuttu mu? Tuttu. Türk ordusunun Irak harekatının ne zaman başlayacağını biliyor muydu? Biliyordu. Anayasa değişikliğini imzaladığı zaman Türkiye’nin gerileceğini biliyor muydu? Onu da biliyordu.
O halde ne yaptı? Konuyu gündemden düşürmek için cingözce bir taktik uyguladı. Ordumuzun Irak’a girme gününü bekledi. O gün geldi. Operasyonda şehitler veriyorduk. Cuma akşamı saat 19.00 haberleri televizyonlarda başlamıştı. Konu baştan sona Irak harekatı. Tam saat 19.10’da ekranlara bir “Son Dakika” haberi düştü: “Gül, Anayasa değişikliğini onayladı!” Zamanlaması ve medyaya verilişi sadece gün değil, dakika olarak bile muhteşemdi! Böylece onay işlemini özellikle harekatın ve şehitlerimizin arkasına sığınarak yaptı ki, kamuoyunda fazla gürültü çıkmasın. Çok ince hesap işi!
Evet, perşembenin gelişi çarşambadan belliymiş. Sıkmabaş konusunda olacakları aynen beş yıl önceki yazımda, yine Irak savaşı zamanında yazmışım. Şimdi bize elbirliği ile yaşattıkları şu curcunaya bakınız! Durup dururken ülkemizi birbirine düşürdüler. Üniversite kapılarında olaylar çıkıyor. Parti ve oy hesaplarının böylesine öne çıkarıldığı, şehitlerin bile ardına gizlendiği bu ülkede biz kime saygı duyacağız? Çankaya Noteri’ne mi, Tayyip’e mi, iktidarın işbirlikçisi Devlet Bahçeli ve partisine mi, YÖK’ün ve üniversitelerin başına atanan AKP’nin memuru Yusuf Ziya’ya mı? Kime, hangisine?

Emin Çölaşan

Gazete Port

www.haberinyeri.net

27 Şubat 2008 Çarşamba

Bir vatanseverin kaleminden: "Vatan şehitlerimize armagan olsun. "

Derler ki anasıdır ayların Ekim... O kadar mı yalnız?... Belki acının ve hüznün... Başlayan ve bitenin... Umudun belki de... Kimbilir?...

Buza kesmiş bir sabaha uyandığında koca yaz, yanmaz mı dağ menekşesi,suyu damarlarında donmuş taze fidana?... Sonbahar ki kışa hazırlığın adıdır, hey canım gel dertleşelim zamansız ayrılığımıza...

Bu kez amansız bastırdı kış

Hazırlıksız yakalandık

Oysa nasıl da yanıyordu

avuçlarımız...

Nasıl da yanıyordu avuçlarımız, sıcak bir namluyu kavrar gibi... Nasıl yanıyor avuçlarımız,

alev saçlı bir çocuğun gülüşüne sarılır gibi... Ozan diyecek ki "toprak sıcak ve güzeldir"... Ne çıkar?

Ah yiğidim... bak işte yine Ekim'deyiz... Nasıl anlatılır şimdi karayemiş dallarına çöken kar?... Simdi nasıl anlatılır, toprağı yalnız tohuma açan kazma, kazmayı tohum için tutan el?... Yiğidim ki yaşamayı ölesiye sevmiştir, tohum diye saklamıştır onu toprak, ne çıkar? Ne çıkar ki yarın köy köy, yayla yayla çoğaltıp asmadıkça gülüşünü doruğuna Ilgazlar'ın?... Hey benim kıvır kıvır katmerleşen Mehmedim!... Kaç yıl oldu sen gideli, kaç ömür?... Kaç ay geçti sen gideli, kaç gün oldu, kaç gece?... Eylül'deki okul yolu karlıdır, üzerine Mehmet basmış izi kalmış ne çıkar?...

Uzunca bir şarkıysa söylediğimiz, bir notada es verilmiş, ne çıkar?... Sarkı devam ediyor... Sarkı devam edecek... Söylenecek!...

"Vurulurken hava soğuk olmasın" demiş Hıdır, "korkudan titriyor sanmasınlar"... Eminim Erdal da böyle, Veli de böyle demiştir... Ve bizim şarkılarımız bazen böyle söylenmiştir..."

VATAN UGRUNA TOPRAGA DUSEN BÜTÜN SEHİTLERE İTHAF OLUNUR.


www.haberinyeri.net

Lemancılardan yeni cevap

Lemancıların Başbakan'a cevabı ilginç oldu. İşte derginin son kapağı:

Başbakan Erdoğan, "kapağında yer alan fotoğrafın fotomontaj olduğunu ve ağır hakaret içerdiğini" belirterek Leman Dergisi aleyhine tazminat talebiyle dava açmıştı.

Lemancıların Başbakan'a cevabı ilginç oldu. İşte Başbakan Erdoğan'ı kızdıracak o kapak.



www.haberinyeri.net

Yök Başındaki ikilinin Seceresi

AKP ve MHP'nin birlikte hazırladığı anayasa değişikliği Meclis'te kabul edildikten sonra üniversite ortamında tam bir kaos yaşanıyor. Kaos'u açıklamaları ve hukukdışı yazılarıyla büyüten YÖK başkanı oldu. Peki üniversite rektörlerine hukuksuz talimatlar göndermeye çalışan YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ve Başkanvekili İzzet Özgenç kim? ABD'yle ilişkilerinden, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı yapılan tertiplerde oynadıkları role kadar bu ikilinin icraatlarını bir kez daha hatırlayalım.

Türbanın kararlı savunucularından YÖK Başkanı Ziya Özcan, ABD'nin eğitim bursu Fulbright'ın da Komisyon üyeliğini yapıyor.

Peki Fulbright Yönetim Kurulu'nun Onursal Başkanı kim? ABD Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson.

YÖK Başkanı Özcan, ABD Büyükelçiliği Kültür Ataşesiyle birlikte bu komisyonda çalışıyor. Yusuf Ziya Özcan'ın bir diğer özelliği Pollmark araştırma şirketinin kurucuları arasında yer alması.

Özcan, 22 Temmuz genel seçiminden hemen önce Pollmark'ın yaptığı araştırma grubu içindeydi. Pollmark'ın yaptığı anketlerde, AKP'nin oy oranı abartılırken, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı ise desteklendi.

İzzet Özgenç, 2007'nin Mart ayında Bakanlar Kurulu kontenjanından YÖK üyeliğine seçildi. YÖK Genel Kurulu'nun 14 Şubat günü yapılan toplantısında Prof. Dr. İsa Eşme'den boşalan başkanvekilliği görevine getirildi.

Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Özgenç'in en dikkat çekici uygulaması Şemdinli iddianamesinin hazırlanmasında rol oynaması.

Özgenç, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın suçlandığı Şemdinli iddianamesinin Ankara ayağını oluşturdu. Özgenç'in adı Türk Ceza Kanunu'nun hazırlanması aşamasında gündeme gelmişti. Özgenç, 2005'te TCK görüşmeleri yürütülürken, "zinanın hapisle cezalandırılmasının suç olmasını" önerdi. Özgenç, türbanlıları okullara ve kamu kuruluşlarına almayanlara hapis cezası verilmesi maddesinin TCK'na alınması için uğraş verdi.

Özgenç'in Doçentlik sınavında üç kez başarısız olduğu ve İdare Mahkemesi kararıyla bu unvanı aldığı da söyleniyor.

Özgenç, Tayyip Erdoğan döneminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın Hukuk Başmüşavirliği’ni yaptı. Ayrıca bazı belediye iştiraklerinde yönetim kurulu üyeliği görevini de üstlendi. Hatta İzzet Özgenç, bu görevinden dolayı soruşturmaya da tabi tutulmuştu.

www.haberinyeri.net

Vatanseverler ittifakı

Dolapdere Kampüsü’nde düzenlenen eylemde binlerce öğrenci üniversite binalarının içinde Amerikan bayrağı desenli türban giydirilmiş Tayyip Erdoğan figürü taşıyarak slogan attı.

“Tayyip Amerika’ya Fethullah’ın Yanına”, “AKP’yi İstemiyoruz” “Amerikan Çarşafı Giymeyeceğiz” sloganlarının atıldığı eylemin üniversite tarihinin en geniş katılımlı eylemi olduğu ifade edildi.





Sosyalist Düşünce Kulübü’nün organize ettiği eylemde SDK’lı öğrenciler Dolapdere binasının içinde Atatürkçü öğrenci kulüpleri üyeleriyle birleşerek slogan atmaya devam ettiler.

Üniversitelere türbanla giriş düzenlemesini ve Bilgi Üniversitesi’nin Anayasa Mahkemesi kararını beklemeden türbanlı öğrencilere kapılarını açmasını protesto eden binlerce öğrenciye bazı akademisyenlerin de destek verdiği öğrenildi.



Türbanlı öğrencilerin şaşkın bakışları arasında gerçekleştirilen eylemde herhangi bir üzücü olay yaşanmadı. Öte yandan dağıtılan bildirilerde TKP’nin 2 Mart’ta düzenleyeceği “AKP’yi İstemiyoruz” mitingine katılım çağrısı yapıldı.



www.haberinyeri.net

AKP'ci Murat Belge'ye şok tepki

Bilgi Üniversitesi öğrencileri, AKP'yi kayıtsız - şartsız destekleyen "hocaları" Murat Belge'ye tepki gösterdi.

Bugün türbsan karşıtı eyleme katılan yaklaşık 2 bin öğrenci, Belge'nin yazarı olduğu Radikal Gazetesi'nde AKP'yi destekleyen yazılarından örnekler verdi. Öğrenciler, okulda dağıttıkları mektupta, şu görüşleri dile getirdi:

Murat Belge’ye açık mektup

Büyük hayallerin bittiği yerde büyük geri adımlar başlıyor. Küçülen, küçülmesi gerekir diye düşünülen hayaller, dönüyor dolaşıyor, en kirli amaçların ambalaj kağıdı oluyor.

Sizin hiç gerçekten büyük hayalleriniz oldu mu, bilemiyoruz. Ancak bildiğimiz, yıllarca bize varmış gibi gösterdiler. Belki sizin de isteğinizle, belki değil… Belki de, ‘bize ne’ deyip geçmek gerek… Ancak geçemiyoruz. Söz konusu olan insanlarımızın geleceği, eşitlik ve özgürlük özlemleri olunca, siz de hak vereceksiniz, o kadar kolay geçilmiyor.

Sizi bize yıllarca ‘solcu’ diye, ‘aydın’ diye bellettiler. Amfilerde derslerinizi ‘ben de sosyalistim’ diyerek açtınız, gazetelerde dergilerde ‘en radikal’, ‘en bilgece fetvalarla’ aklımızı başımızdan aldınız.

Ta ki, hayaller bir ampule sığacak denli küçülene kadar…

Sayın prof, muhterem ‘aydın’,
Sizi bilmiyoruz ama bizim hayallerimiz ampule sığmıyor. Biz Türkiye’nin aydınlık geleceğini Adalet ve Kalkınma Partisi’nde aramıyoruz. ‘Adalet’lerinin ne olduğunu, ‘kalkınma’dan ne anladıklarını bilecek yaştayız. Milyonlarca yaşıtımız işsiz gezerken, milyonlarca insanımız insanca yaşam sınırının altında yaşamaya çalışırken AKP’ciliğinizin ne anlama geldiğini de anlayabilecek kadar yetiştik.

Sizi bilmiyoruz ama bizim özgürlük anlayışımız örtülere, peçelere sığmıyor. O peçelerin, örtülerin milyonlarca yaşıtımıza ne tür baskılarla taktırıldığını görüyor, yaşıyoruz. Ülkemizde kadınlarımız için başı açık sokakta gezmenin saldırı sebebi sayıldığı yerler olduğunu bilecek kadar Türkiye’de yaşıyoruz.

Özgürlüğü, Sivas Katliamı’nın kadrolarından beklemeyecek kadar akıl sağlığı yerinde insanlarız. Devlet bütçesinden Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan payın 8 bakanlığın bütçesine denk olduğu bir ülkede özgürlük deyince bir kere daha düşünmek gerektiğini de biliyoruz. Bizim özgürlüğümüz bulutların üstünde gezinmiyor, ayakları yere basıyor, toprağa, bu topraklara…

Sizi bilmiyoruz ama bizim eğitim anlayışımız cüzdana sığmıyor. Eğitimi, bir meta olarak değil hak olarak görüyoruz. Siz radikalliğiniz gereği, eğitim paralı olsun deyince, biz bunu milyonlarca yoksul kardeşimizin suratına vurulmuş bir tokat sayıyoruz. Halkımızın arkasında Avrupa’dan fonlar, Soros’tan enstitüler durmuyor, biliyoruz. Hala ‘akrep gibiyiz’ belki ama ‘derya içre olup deryayı bilmeyen balık’ olmamaya gayret ediyoruz.

Sizi bilmiyoruz ama bizim düşlediğimiz Türkiye, Avrupa Birliği’nin ‘parlak’ yıldızları içine sığmıyor, sığamıyor. Avrupa Birliği’nin Avrupa halklarının birliği ve kardeşliği ile ya da demokrasi ve insan hakları ile zerre ilgisi olmadığını biliyoruz.

Değil mi ki, Türkiye’nin IMF anlaşmaları; ABD’nin Ortadoğu müdahaleleri; Yugoslavya’nın bölünmesi; Küba karşıtlığı; ırkçılık ve bilumum gericilik Avrupa Birliği’nin sicilinde yazar, biz bu birliğe patron birliği demeyi tercih ediyoruz. Bunca rezilliği “solcuyum-sosyalistim” diyerek pazarlayanlara ne deneceğini de sizin takdirinize bırakıyoruz.

Sizi bilmiyoruz ama biz ülkemize ve insanlarımıza güveniyoruz. Memleket sevgimizin temelini ona duyduğumuz güven, vereceğimiz emek oluşturuyor. Yurtseverlik ile şovenlik, arasındaki farkları bilecek yaştayız. Yemek ve gezi kitaplarınız sizin olsun, bizim kalbimiz Fransa’daki yoksullarla, Afrika’daki açlarla, Irak’ta, Yugoslavya’da, Filistin’de evleri başlarına yıkılan insanlarla birlikte atıyor.

O insanlarla birlikte aynı düşmana, emperyalizme karşı tek yürek olduğumuzu biz çok iyi biliyoruz. Sizin Recep Tayyip Erdoğan ile türban, Avrupa Birliği, paralı eğitim konularındaki gönüldaşlığınız, “beraber yürüdüğünüz o yollar, beraber ıslandığınız yağmurlar…” bize çok manidar geliyor.

Sizi bilmiyoruz ama biz eşitliği ve özgürlüğü arıyoruz. Eşitlik ve özgürlük için gericiliğe ve emperyalizme, AKP’ye ve AKP’cilere karşı mücadele ediyoruz.

İstanbul Bilgi Üniversiteli Öğrenciler

www.haberinyeri.net

Türbanı bırak şehitlere bak

Harekatta şehit düşen İbrahim Doğan'ın cenazesinde AKP'ye protesto.

Kuzey Irak'ta bölücü terör örgütüne yönelik düzenlenen kara operasyonunda şehit düşen Piyade Komando Çavuş İbrahim Doğan son yolculuğuna uğurlandı.

Şehit Çavuş Doğan'ın cenazesinin Kartal'daki evine getirilmesi için bekleyen yakınları, arkadaşları ve mahalleli bir Türk bayrağı açarak terör örgütünü protesto etti. Bütün sokağı Türk bayraklarıyla donatan öfkeli kalabalık "Türbanı bırak şehitlere bak", "Türkiye laiktir laik kalacak" "İbrahim yatmadı vatanını satmadı" yazılı pankartlar açarak hükümeti de eleştirdi.

ŞEHİDE KARDEŞİNDEN ASKER SELAMI

İbrahim Doğan'ın 20 yaşındaki kardeşi İsmal Doğan, ağabeyinin komando beresi ve fularını takarak, kortej geçerken asker selamı verdi. Şehit Çavuş İbrahim Doğan'ın 8 yaşındaki yeğeni Eray ise, dayısının fotoğrafı ve Türk bayrağı taşıdı. Bunun üzerine Doğan'ın yakınları "Bir İbrahim'i şehit verdik bir İbrahim büyüyor" dedi.

ŞEHİT ANNESİ DESTEK VERDİ

Ayrıca şehit evine destek vermek için gelen şehit Üsteğmen Gökhan Yavuz'un annesi Emine Yavuz oğlunun fotoğrafını elinden düşürmedi. Cenazenin eve gelişi sırasında sloganlar daha da yükseldi. Anne Suzan Doğan cenaze aracının gelişi sırasında sinir krizleri geçirdi.

YAVRUM DOYAMADIM SANA

Anne Suzan Doğan, baba Cuma Doğan, kardeş İsmail Doğan ve 4 kız kardeşi tabuta sarılarak gözyaşı döktüler. Cenaze namazı kılınacağı sırada şehit oğlunun Türk bayrağına sarılı tabutunun başına gelen baba Cuma Doğan, ''Yavrum, doyamadım sana. 10 aydır göremiyordum'' diyerek ağıt yaktı.

Şehit Piyade Komando Çavuş İbrahim Doğan'ın cenazesi, daha sonra Edirnekapı Şehitliğinde toprağa verildi.

www.haberinyeri.net

AKP'yi kapatın

Tunceli Bağımsız Milletvekili Genç, TBMM Genel Kurulu'nda konuştu, ortalık karıştı.

Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç, TBMM'nin en çok kürsüye çıkan milletvekili. Gündemde hangi konuşulursa konuşulsun, Genç kürsüye çıkıyor ve AK Parti'yi sert şekilde eleştiriyor.

"AKP'Yİ KAPATIN YOKSA ERDOĞAN SİZE ÇARŞAF GİYDİRECEK"

'Tek kişilik muhalefet' denen Kamer Genç, bugün de TBMM Genel Kurulu'nda kürsüye çıktı ve savcılara 'AKP'yi kapatın' çağrısında bulundu. Genç, 'Erdoğan beyaz çarşafını giymiş geliyor. Savcılara sesleniyorum. Eğer siz AKP'yi kapatmazsanız, Erdoğan size kara çarşaf giydirecek" şeklinde konuştu. Genç'in bu sözlerine AKP'li milletvekilleri tepki gösterdi.

www.haberinyeri.net

AKP'nin YÖK Başkanı

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, göreve geldiğinden bu yana sergilediği "AKP yanlısı çizgi" ile kurulun "özerkliğine" gölge düşürüyor. Özcan'ın, yükseköğretim sisteminden sorumlu birinci kişi olarak, sürekli "AKP'nin isteklerini gündeme getirmesi" , uygulamalarının da bu yönde olması dikkat çekiyor.

Özcan'ın, göreve geldiği 10 Aralık 2007'den bu yana imza attığı "skandallar" şöyle:

- Göreve gelir gelmez yaptığı ilk basın toplantısında, "üniversitelerdeki tüm yasakların kaldırılmasından yana olduğunu" açıkladı. Özcan'ın, "türbana yeşil ışık yakan" bu açıklamasından sonra, AKP konuyla ilgili çalışma başlattı.

- Özcan, üniversitelerde türban yasağına ilişkin yargı kararları için "Bunlar, üniversitenin dışında konmuş yasaklardır. Mahkemelerle ilgilidir. Bu bakış meselesidir. Öyle bir kural olabilir. Ama siz onu önemli görmeyebilirsiniz, bir sürü insanı rahat ettirirsiniz" dedi.

- Üniversitelerin paralı olması gerektiğini söyleyen Özcan, "Amaç, sadece belli sayıda insanı üniversiteye taşımak olabilir. Okullar bedava. Hiçbir yerde görülmemiştir" dedi.

- YÖK Başkanı, TBMM Başkanı Köksal Toptan 'ı ziyareti sırasında da açık unutulan mikrofona yansıyan sözleriyle çok tartışıldı. Özcan, "Sayın Cumhurbaşkanı ( Abdullah Gül ) tavsiye etti. Başbakan 'Aman hocam' dedi. 'Dikkat' dedi, 'Bir şey söylersin, ipimizi çekerler' dedi" ifadelerini kullanmıştı.

- Özcan hakkında Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile müsteşarı Hasan Basri Aktan arasında geçen ve yine açık olan mikrofon sayesinde kamuoyunun duyduğu konuşma ise şöyleydi:

"Aktan: Yeni YÖK Başkanı'nın havası değişmiş. Gayet güzel sözler söylüyor? / Unakıtan: İsterse söylemesin...

- Türban için yasal düzenleme yapılmasına karşı tepki göstermek için bir araya gelecek olan ÜAK'nin toplantısını engellemek isteyen Özcan, toplantıdan önceki gece bazı rektörlere telefon ederek toplantının yapılmamasını istedi. Özcan, engelleyemediği ÜAK toplantısına katılarak bu kez toplantıdan önce rektörleri "tehdit etti" ve "kılık kıyafetle ilgili düzenlemelerin kurulun gündemi olamayacağını, aksi takdirde suç işleneceğini" savundu.

- Özcan sayesinde, YÖK'ün ilk genel kurul toplantısında imam hatiplere alanı dışında üniversite okuma olanağı tanıyacak katsayı düzenlemesi "üstü kapalı da olsa" gündeme girdi.

- Özcan'ın son icraatı da günlerdir sert tartışmalara yol açıyor. Rektörlere pazar akşamı gönderdiği genelgeyle türbanlıların üniversiteye alınmasını isteyen Özcan, rektörlerin hukuksuzluğa ortak olmayarak türbanlıları üniversiteye almadığını görünce de bu kez yeni bir açıklama yaparak rektörlerin "suç işlediklerini" öne sürdü.

Cumhuriyet

www.haberinyeri.net

Erdoğan'a tazminat yok

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, Flash TV'de, 11 Nisan 2007'de yaptığı konuşmada, "kişilik haklarına saldırıda bulunduğu'' iddiasıyla İP lideri Doğu Perinçek aleyhine açtığı tazminat davası reddedildi. Perinçek'ten, faiziyle birlikte 20 bin YTL manevi tazminat talebinde bulunulmuştu.

Cumhuriyet

www.haberinyeri.net

İlk suç duyurusu ADD'den

ADD Bursa Şubesi Başkanı Lütfü Kırayoğlu , rektörlere gönderdiği yazıda türbanlı öğrencilerin derslere alınmasını isteyen YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan hakkında "açıklamalarıyla suç işlediği ve görevini kötüye kullandığı" gerekçesiyle Bursa Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Şikâyet dilekçesini sabah saatlerinde Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı'na veren Kırayoğlu, üniversitelerdeki türban yasağının Anayasa Mahkemesi'nin 7 Mart 1989 tarihli kararıyla uygun bulunduğunu ve üniversitelere türbanla girmenin anayasanın başlangıç, 2, 10, 24 ve 174. maddelerinde ifadesini bulan laiklik ilkesine aykırı bulunduğunu anımsattı.

Tüm anayasal ve yargısal emir ve kurallar yürürlükteyken YÖK Başkanı Özcan'ın rektörlere talimat göndererek türbanlı öğrencilerin okula alınmaları için YÖK Yasası'nın değiştirilmesine gerek olmadığını ifade ettiğini anımsatan Kırayoğlu, "Oysa, anayasanın 42. maddesinde yapılan değişiklik, yukarıda sözü edilen yüksek yargı organlarının verdiği kararları ortadan kaldırmamaktadır" dedi. Kırayoğlu, Özcan'ın, bu eyleminden ötürü, Türk Ceza Yasası'nın "Görevi kötüye kullanmak" başlıklı 257. maddesinin 1. bendinde geçen, "Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" hükmü uyarınca cezalandırılması için kamu davası açılmasını istedi.

Cumhuriyet

www.haberinyeri.net

Genelkurmay'dan Basın Açıklaması

TARIH : 27 Şubat 2008

NO : BA - 22 / 08



Irak'ın kuzeyinde PKK terör örgütüne karşı icra edilen sınır ötesi harekatın 6'ncı gününde (27 Şubat 2008), bölgeye takviye maksadıyla gelen terörist gruplarla sağlanan sıcak temas, iki ayrı bölgede aralıklarla devam etmektedir.

Harekatın başlangıcından itibaren en kapsamlısı olan ve dün gece boyunca süren çatışmalarda, şu ana kadar 77 terörist etkisiz hale getirilmiştir. Bu rakamla, etkisiz hale getirilen toplam terörist sayısı 230'a ulaşmıştır. Ayrıca alınan emareler, halen sıcak temas bölgesindeki terörist grupların içinde örgütün bazı üst düzey isimlerinin olabileceğine işaret etmektedir.

Dün akşam saatlerinden itibaren başlayan bu çatışmalarda beş personelimiz şehit olmuştur.

Harekat süresince ayrıca üç Geçici Köy Korucusu (GKK) şehit olmuştur.

Derinlikte belirlenen terörist mevzileri ve barınma yerleri, uçaklar ve karada konuşlu uzun menzilli destek silahları ile ateş altına alınmıştır.

Havanın kısmen düzelmesiyle birlikte, bütünleme ikmali ve takviye faaliyetleri tamamlanmıştır.

Birliklerimiz, sorumluluk sahalarındaki arazi arama tarama faaliyetlerine ve örgütün lojistik altyapısının tahribine devam etmişlerdir.

Harekatın başından itibaren, manevra birlikleri tarafından 47 mağara, 187 barınak ve sığınak, 29 hafif silah mevzii, 38 uçaksavar mevzii ve 11 ulaştırma tesisi kısmen ya da tamamen tahrip edilmiştir.

Harekat süresince bölgedeki 48 hedef grubuna (225 hedef) hava taarruzu icra edilmiştir. Bu kapsamda, teröristlere ait 13 uçaksavar mevzii, 69 mağara, 87 barınak, 5 eğitim tesisi, 21 lojistik tesis, 12 komuta merkezi, 11 muhabere tesisi ile 7 ulaştırma tesisi tam isabetle vurulmuştur.

Aynı dönemde, kara ateş destek vasıtaları 475 ayrı hedefi ateş altına almışlardır.

Harekat, birliklerimizin üstün yetenekleri ve erinden generaline tüm personelin eşsiz özveri ve kararlılığıyla sürdürülmektedir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.



www.tsk.mil.tr

www.haberinyeri.net

İki türlü vatan var...

DAĞLARDA büyük mücadele sürüyor.

Kimi zaman haberci arkadaşlarımız çatışma haberleri getiriyorlar, "Kayıp var mı?" diye soruyoruz.

Hep var...

Vatanları için can veriyor çocuklarımız.

*

Kara operasyonu başladığı günden bu yana, yiğitler vatan için can verirken, öbür vatanda neler oluyor, bakar mısınız:

- Yolsuzluk-hırsızlık yapanlara (elbette dokunulmazlık dosyalarını da içine alacak şekilde) gizli af...

- Sosyal Güvenlik yasası görüşülürken, milletvekili maaşlarına zammı araya sokuşturma girişimi...

- Tarikat ve cemaat vakıflarına kıyak...

- Türban yasası.

- Tekel satışı.

- Belediyelerin 5 milyar YTL’lik borcunun silinmesi.

(.........)

Bu sonuncusunu açmalıyım:

Adam AKP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin para makinesi Bel-Pa’nın badem bıyıklı Genel Müdürü...

Karısı-çocukları var, ayrıca imam nikáhlı karısı var.

Bir de imam nikáhlı sevgilisi...

(Ben bu "imam nikáhlı sevgili" işini ilk kez duyuyorum.)

Mümin kardeşimiz, memur maaşı ile imam nikáhlı sevgilisine daireler almış, 1 milyon Ye Te Le (bir trilyon Te Le) para sunmuş.

İşte bu belediyelerin borcu siliniyor.

Yani; o savrulan, çarçur edilen, yağmalanan, müteahhitlerle ortaklaşa yenilen, imam nikáhlı sevgililere giden paralar, Türk milletinin ödeyeceği vergilerle kapatılacak.

Anlıyor musunuz?..

*

O zaman iki türlü vatan var:

Birisi uğruna ölünecek vatan.

Çocuklarımız dağlarda o vatan için canlarını veriyorlar, ertesi gün tabutları taşınıyor kasabalara-köylere.

Öbür vatan?..

Öbürü yağmalanmakta olan.

Birinci vatan kurtarılmaya çalışılırken, öbürü işte böyle...

Ne yapacaksınız?

Herkesin "vatanı" kendine göre.

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net