31 Ocak 2008 Perşembe

Bir daha gel Samsun’dan...

GÖRÜŞ

HİLMİ TAŞKIN

ADD ŞUBE BAŞKANI

hilmi.taskin@mynet.com



Bir daha gel Samsun’dan...

Türkiye Cumhuriyeti dış destekli iki büyük tehlike ile sürekli olarak karşı karşıya bırakılmıştır.

Bunlardan teki Kürtçülüktür.

Diğeri ise Dincilik...

Bazen bu iki tehlike birbiri ile işbirliği içinde hareket etmektedir. Günümüzdeki Nakşi Kürtçülük bunun bir göstergesidir. Dün de Şeyh Sait İsyanı bu kapsamda gerçekleştirilmiştir.Mustafa Kemal Atatürk’e karşı işgal kuvvetlerinin yaptığı engellemelerin de ardında Kürtçülük ve Dincilik ön plandadır.

Kürt Teali Cemiyeti ve Teali İslam Cemiyeti bu amaçla faaliyet göstermiştir.

12 Eylül öncesinde, ABD planına destek amaçlı olarak Çorum, Kahramanmaraş saldırıları da bu kapsamda ele alınmalıdır.

Ülkemizi 12 Eylül’e taşıyan güçlerin Türkiye için yeni bir planı vardı. Bu plan da 12 Eylül sonrasın uygulamaya sokuldu.

Bu plan içinde yine ikili adım atıldığını görüyoruz. Tıpkı Milli Mücadele yılları gibi...

Bir yandan etnik terör,

Öte yandan “Ilımlı İslam” projesi...

Yani yine Kürtçülük ve dincilik! Ve arkalarında da emperyalizm.İçeride ise işbirlikçiler,yeni mandacılar, liboşlar, dinciler, Kürtçüler geniş bir iç koalisyon.

Hedef nedir?

Sevr’den Lozan’a giden zafer yolculuğumuzu tersine çevirmektir. Yani yeniden Sevr’e dönmektir.

Amaç için pek çok malzeme kullanılmaktadır...

Medya sanki eskinin Babıâli basınıdır. Kürtçüler sanki eskinin Kürt Teali Cemiyetidir. Dinciler sanki eskinin İslam Teali Cemiyetidir.

Ve Amerikancılar,

Ve Avrupacılar...

Yani yeni mandacılar!

Ortalıkta dolaşan haritalar. BOP planı ve o plana teslim olmuş İstanbul yönetimi taklidi sözler.

Milli Mücadele yıllarında İstanbul yönetiminin başında bulunanlar, mandacı İngiliz Muhipler Cemiyeti üyesi idiler.

Bilindiği gibi BOP bir ABD projesidir. Ya da ABD eliyle uygulanan küresel sermayenin dünya egemenliği projesidir.

“BOP’un eşbaşkanıyım” sözleri ile ne amaçlanmaktadır? Wilson İlkeleri Cemiyetine günümüz üyeliği mi dile getirilmektedir?

Ya da her önemli konuda Washington’a danışmak ne anlama gelmektedir?

Örnek mi? 5 Kasım görüşmeleri öncesi söylenen sözlerdir!

Bugünümüz aslında bir bakıma geçmişin hesaplarının yeniden görüldüğü günlerdir. Aktörler değişmiştir. Plana rötuşlar yapılmıştır.

Ancak adı ve yöntemi değişse de plan aynıdır. Amaç Sevr’dir.

Bu öyle kimilerinin söylediği gibi bir “Sevr sendromu” değildir. Olayların analizinin ortaya çıkardığı sonuçtur.

Kullanılan yine Kürtçülüktür,Dinciliktir...

Medya yine önemli bir görev! Yapmaktadır. Yeni mandacılar da...

Şimdi düşünelim. Bugünkü koşullarda Mustafa Kemal yine Samsun’a çıksa idi, Havza Genelgesi’nde ne derdi?

Sanırım; “BOP planına ve ülkemize yönelik tehlikelerine karşı tüm yurtta protesto gösterilerinin düzenlenmesi gerekir” derdi!

Ya Amasya Genelgesi’nde neler derdi?

“ Vatanın bütünlüğü, ulusumuzun bağımsızlığı tehlikededir. Hükümet üzerine almış olduğu sorumluluğun gereğini yerine getirememektedir, bu durum ulusumuzu yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Ulusumuzun bağımsızlığını yine ulusumuzun azim ve kararı sağlayacaktır. Ulusumuzun azim ve kararını ortaya koymak için ulusal bir kongre toplanmalıdır. Her ilden, her ulusalcı örgütten bir temsilcinin bu kongreye katılması gereklidir.” Derdi.

Ve o kongrede tıpkı Sivas Kongresi’nde olduğu gibi tüm yararlı cemiyetleri ve örgütleri tek merkezde toplardı!

Ulusal birliği sağlardı.

O birliği sağlamadan bu badireyi atlatmamız zordur.

Günümüzde Atatürk yok. Ama onun düşüncesini benimseyen milyonlarca yurttaş vardır.Dağınık bir örgütlenme içindedirler.

Öncelikle yapılması gereken bu dağınıklığı giderecek ulusal bir kongrenin toplanmasıdır.

Daha önce de dile getirdiğim, Ankara Cumhuriyet Kongresi’nin toplanma zamanı gelmiştir.

Aşık Mahzun-î Şerif’in sözlerini yazdığı ve Faruk Demir’in söylediği bir türkü var. “Sarı saçlım, mavi gözlüm” türküsünde;

“Bir daha gel, gel Samsun’dan, Sarı saçlım mavi gözlüm” denilmektedir.

Hepimizin Atatürk gibi, bir daha Samsun’dan gelme zamanıdır.

Dünün hesaplaşması sürüyor...

Sadece aktörleri değişti!



www.haberinyeri.net

Akp'lilerden Mumcu'ya Küfürler

Cumhuriyet düşmanı her türlü yazı ve faaliyete destek veren Aktifhaber sitesi durmak bilmiyor.

Daha önce site içindeki kirli yorumları birçok kez deşifre etmemize rağmen buradaki kirlilik devam ediyor.

Son örnekse türban hakkında gerçeği anlatan Güldal Mumcu hakkında yazılanlar.

15 sene önce bombalı saldırıda hayatını kaybeden gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu türban için ''Türban çağdışı, ortaçağ karanlığına doğru Türkiye'yi götüren bir simgedir.'' demiş ve tepkileri üzerine çekmişti.

Bunun üzerine Akp yanlısı olduğu her halinden belli olan aktifhaber.com Güldal Mumcu'ya sayısız hakaret ve küfür eden yorumları kasti olarak yayınlamayı kendilerine görev edinmiş halde ilerliyorlar.

Hükümet'i eleştiren tüm basın Rtük tarafından takipte iken neden hala bu haber sitesi için herhangi bir girişim başlatmadığı ise merak konusu!

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=153058

www.haberinyeri.net

ODTÜ'den türban açıklaması

ODTÜ yükseköğretim kurumlarında türban kullanımının serbest bırakılmasına yönelik anayasa ve yasa değişikliği teklifini, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri ve toplumun çağdaş nitelikleri ile bağdaşmayan, kaygı verici bir girişim” olarak değerlendirdi.

ODTÜ Senatosu tarafından yapılan yazılı açıklamada, yükseköğretim kurumlarında türban serbestisinin, Atatürk devrimleri, çağdaş demokrasi, kişi özgürlükleri, kadın-erkek eşitliği ve laiklik ilkesini zedeleyeceği belirtildi.

Açıklamada, “Çağdaş bir toplumda üniversitelerin işlevi bilimsel temelli, çoğulcu, kişisel özgürlüklere saygılı ve toplumda kadın-erkek eşitliğini sağlayıcı eğitim vermektir. Bu çerçevede, dini nitelikli kıyafet ve özellikle İslami bir sembol olan türban kullanılmasının laik ve bilimsel eğitim felsefesi ile bağdaşması mümkün değildir” denildi.

Türban konusunun farklı bir açıdan sunulduğuna dikkat çekilen açıklamada, devletin ve toplumun temel ilkelerini tehdit eden bir noktaya gelindiği belirtildi.

Açıklamada ayrıca şu ifadelere yer verildi:

“Üniversiteler her türlü inancın özgürce yaşandığı yerler değil, her türlü inancın bilimsel açıdan özgürce tartışıldığı yerlerdir. Yapılacak bu değişiklikle, üniversitelerde türbana serbestliğin getirilmesi, ileride tüm eğitim kurumlarına ve kamu alanlarına yayılması yönündeki kaçınılmaz talepler demokratik ve laik toplum düzenimiz için daha da büyük tehlikeler yaratacaktır. Toplumsal uzlaşma aramadan, üniversitelerin görüşü alınmadan, ulusal ve uluslararası yargının kararları göz ardı edilerek yapılan bu girişim, üniversiteler ve toplum üzerinde bir baskı niteliği taşımaktadır.Bu nedenle yapılan değişikliklerin toplum genelinde çok boyutlu anlaşmazlıklara yol açması kaçınılmazdır.ODTÜ olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluşunun sembolü olan laiklik, çağdaş demokrasi, bireysel özgürlükler ve kadın-erkek eşitliği ilkeleri ile özünde çelişen ve tehdit oluşturan bu girişimi endişe ile karşılıyor ve TBMM’ne bu teklifi yasalaştırmaması çağrısında bulunuyoruz.”

MARMARA VE İNÖNÜ ÜNİVERSİTELERİ DE AÇIKLAMA YAPMIŞTI

ODTÜ’den önce İnönü ve Marmara Üniversitesi Senatoları da konuyla ilgili açıklama yapmıştı.

Marmara Üniversitesi Senatosu’ndan yapılan açıklamada, hiçbir ülkenin kendi kuruluş felsefesi ile çelişen kuşaklar yetiştiremeyeceği belirtilmiş ve “Bu nedenle Anayasamızda belirlenen esaslar çerçevesinde Yüksek Öğretim Kanunu, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı çağdaş kuşakları yetiştirme görevini üniversitelere vermiştir. Buna aykırı her tür davranış geleceğimizi tehlikeye atacak, ülkeyi belirsizlik ve karanlığa sürükleyecektir” denilmişti.

İnönü Üniversitesi Senatosu da yaptığı açıklamada, "Türban serbestliğinin, masum bir özgürlük talebinin ötesinde rejime yönelik bir tehdit olduğu açıktır" ifadelerine yer vermişti.


Hürriyet


www.haberinyeri.net

Çene altı laikliği...

BU formül iyi:

"Çene altı..."


Türbanın bağlama yeri "çenenin altı" olunca hem demokrasiye uygun düşüyor, hem devrim yasaları açısından zararsız oluyor, hem laik cumhuriyet elden gitmiyor.

AKP ile MHP’nin çene çeneye verip buldukları bu:

"Çene altı formülü..."

Oysa AKP’ye yalakalık yapan bizim çenesi düşük aydınlar yıllardır ekranlarda yırtındılar da bunu akıl edemediler.

"Çene altı" formülü şöyle:

Türbanlı kızlar türbanın iki ucunu çenenin altında bağlayacaklar, böylece türban laik anayasaya uygun olacak.

Bir toplumu salak yerine koyarak, devrim yasaları ile alay ederek, Anayasa’daki laiklik tanımı ile dalga geçerek bulunan formül ancak bu kadar olur.

Çenenizi yormayın...

*

Türklerin,; ekonomiden sağlığa, depremden spora kadar her şeyi çene ile çözdüklerini bilirdim de, türban gibi rejimin tehdidi bir simgeyi "çenenin altı" ile çözecekleri hiç aklıma gelmemişti.

Bu kadar kolaymış:

"Çene altı..."

(........)

Ben asıl şu "altı" üzerinde duruyorum; bu ülke ne çektiyse "altı" olan şeylerden çekti:

Dil altı, sümen altı, şuur altı...

El altı, bel altı, hasır altı.

Hoş, vatandaş açısından hepsi aynı yere varıyor:

"Okka altı..."

AKP milletvekili ve Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin, şu türbanın nereye kadar yayılacağı konusunda, tıpkı çenesini tutamayan öbür milletvekilleri ve belediye başkanları gibi, partisinin bilinç altını açıkladı:

"Adım adım gideceğiz..."

*

Şimdi AKP’ye şirin gözükmek isteyen hukukçulara, profesörlere, işadamlarına, medya editörlerine bir görev düşüyor.

Ya bu "çene altı formülünün" çok da faydalı olduğunu anlatıp duracaklar, çeneye kuvvet...

Ya da; çenelerini kapatacaklar...

Nasıl olsa yalakalığın sınırı yok...

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Bakalım Prof. Özbudun verdiği sözü tutacak mı

ÖNCEKİ akşam son günlerin en flaş isimlerinden biri olan Prof. Ergun Özbudun’un Marmara Grubu’nda yaptığı geniş açıklamaları dinledim.

Prof. Özbudun Başbakan’ın 6 Haziran’da kendisinden yeni bir anayasa taslağı hazırlamasını istediğini anlattı.

"6 kişilik bir akademisyen grubunu oluşturduk ve çalışmaya başladık. Ağustos sonunda da taslağı Başbakan’a teslim ettik" dedi.

Prof. Özbudun’a "Başbakan size hazırlayacağınız taslağın içeriği için bir çerçeve çizdi mi?" sorusu yöneltildi.

Prof. Özbudun şu yanıtı verdi:

"Hayır, bizden herhangi bir istekte bulunulmadı ama bizim önümüzde AKP’nin programı olduğu için onu dikkate aldık."

Hazırladıkları ön çalışma taslağını kamuoyuna açıkladıklarını hatırlatan Özbudun, AKP’nin son şeklini verdiği taslağın da önümüzdeki günlerde toplumun her kesiminde tartışmaya açılacağını söyledi.

* * *

Prof. Özbudun katılımcıların sorularında beliren endişeler konusunda şunları söyledi:

"Ben bu endişelere katılmıyorum. Türbanın üniversitelerde laikliği aşındıracağına, bu kurumlarda kaos yaratacağına inanmıyorum. Ama duyulan endişelere de saygılıyım ve bunların giderilmesi için bazı sınırlamalar konulması konusunda uyarılarımı yaptım.

Hiçbir hürriyet sınırsız değildir. Türbanı bahane edip marjinal kıyafetlerle (burka, mayo, Nazi üniforması) üniversitelere girmek için provokatif girişimler olabilir. Bunları önleyici ölçüler getirilmelidir."

Toplantıda bulunan bazı eski rektörler deneyimlerine dayanarak önemli değerlendirmeler yaptılar:

"Bu kapı açılırsa bunun önüne geçmek olanaksızdır. Türban kısa zamanda ortaöğretime ve ilköğretime, hatta devlet dairelerinde hizmet verenlere de yayılır."

Prof. Özbudun bunun olmayacağını, çünkü hem üniversite dışındaki eğitim kurumlarında, hem de kamuda hizmet verenlerde türban takılmasının laik sisteme aykırı olduğunu, o nedenle kabul edilemeyeceğini söyledi.

Katılımcılar "Olursa ne yapılacak?" diye ısrar etti.

Prof. Özbudun net bir ifadeyle şöyle dedi:

"Eğer bu yapılırsa güvenlik güçlerinin buna engel olmaları gerekir."

Bu hükümetin böyle bir tutum için olmayacağı belirtilince sürpriz bir yanıt verdi:

"O zaman buna başta ben karşı çıkarım ve hep birlikte mücadele ederiz."

* * *

Prof. Özbudun’un bu açıklamayı yaptığı saatlerde henüz AKP-MHP görüşmesi devam ediyordu.

Marmara Grubu’nun toplantısı bittikten sonra iki parti arasında uzlaşma sağlandı.

Prof. Özbudun’un uyarılarının hiçbirinin dikkate alınmadığı da anlaşıldı.

Dün CNN’e açıklamalar yapan Özbudun uzlaşılan değişiklik ile türbanın ortaöğretime ve ilköğretime de rahatlıkla girebileceğini söyledi.

Ancak öğleden sonra hükümet anayasaya "Yüksek Öğretimde" diye bir ifade soktu.

Eklenen bu ifadenin endişeleri gidereceğini sanmıyorum.

Hoca daha işin başında hükümete güvenmenin ne kadar büyük hata olduğunu gördü.

Bu iktidarın hedefinin türbanı her alanda serbest bırakmak olduğunu da sanırım anladı.

Şimdi toplantıda verdiği sözlerinin arkasında durup durmayacağını merak ediyorum.

Bakalım laik düzenin korunması için mücadele verenlerin safına geçecek mi?

Tufan Türenç

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Türbaniye dini

TURAN Dursun’un Türkçe’ye çevirdiği, İbni Haldun’un Mukaddime’sinin 23. Bölüm’ünün başlığı şöyledir: "Yenik olan, yenene uyma eğilimindedir. İm, kılık, inanç-düşünce yönünden ve daha başka yönlerden gösterir uyma eğilimlerini." (Onur Yayınları, 1977, s. 344-345) Ve bu eğilimlerin nedenini açıklar: "İnsan her zaman kendini yenende bir üstünlük bulunduğuna, ona boyun eğmesi gerektiğine inanır."

İbni Haldun bu durumu şöyle özetliyor: "Kamu, egemenin dinindedir!"

Yani halk hükümdarın dinini kabul etmek zorundadır!

Latince konuşanlar da bu durumu şöyle dile getirmişler: "Cujus regio, ejus religio" (Ülkenin dini senin de dinindir!")

Bu Latince cümle, çeyrek yüzyıldır, İbni Haldun’un kitabının kapağına iliştirilmiş duruyordu. Sanki bir gün bu cümleyi kullanmak zorunda kalacakmışım gibi!

İbni Haldun’un sözleri ve Latince özdeyiş 2008 yılının ocak ayının 30’uncu günü artık geçerli değil! Ya da en azından demokratik ülkelerde geçerli olmadığına, geçerli olmaması gerektiğine inananlar için. Ama Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan, birer galip hükümdar olarak, "Kamu, egemenin dinindedir!" ve "Cujus regio, ejus religio!" özlü sözlerinin geçerli olduğunu kanıtlamak istiyorlar.

* * *

Türkler de her budun gibi bir zamanlar pagan idi. Cumhurbaşkanı ile Başbakan, Hilmi Ziya Ülken’in "Türk Tefekkürü Tarihi"ni (YKY) okudular mı acaba? Ayrıca Türkler, Orta Asya’da analarından Müslüman olarak doğmuyorlardı. Kılıç zoruyla Müslüman oldular. Bunu öğrenmek için de Erdoğan Aydın’ın "Nasıl Müslüman Olduk?" (Kırmızı Yayınları) adlı kitabı okunmalı.

Türkler kılıç zoruyla Müslüman oluncaya kadar birkaç dine inandılar: Şamanlık, Budizm, Mani dini (manicheisme), Musevilik, Hıristiyanlık, kılıç zoruyla Müslümanlık! Veeeeeee sonunda karşınızda siyasal İslami paranın himmet ve marifetiyle Türbaniye Dini!

Egemenlerin (hükümdarların) dini: Türbaniye Dini! Türban’ın dine dönüştüğünü, onu put ve totem sözcükleriyle tanımlamak suretiyle muştulamıştım. Türbaniye Dini, birtakım Sünni Müslüman Türklerin İslam’dan saparak oluşturdukları yeni bir inançtır. Daha önce İslam’ın Sünni mezhebini kabul etmiş olan yerleşik ve esnaf Hıristiyan Anadolu halkının torunlarıdır bunlar. Yerleşik oldukları için Sünni mezhebine girerek Müslüman olmuşlardı. İlkin Alevileri sindirdiler Osmanlı zamanında. Sindirme konusunda idmanlıdırlar!

* * *

İman ve İslam’ın koşulları da aralarında olmak üzere, türban takma, İslam dininin 32 farzı arasında bulunmamaktadır. Türbaniye Dini’nin tek dinsel (!) koşulu vardır: Türban takmak. Türban tak yeter, İslam’ın Kuran’ını da paranın veri tabanına göre dilediğin gibi yorumla!

Bu yeni din gerçekte bir erkek dinidir. Erkekler biçimsel olarak türbanlı kadın başı biçimindeki puta taparlar. "Kim olunsan ol ey avrat, yeter ki türban takarak gel!" tekerlemesini kullanarak hönkürürler!

QUO VADİS MHP!

MHP Grup Başkan Vekili Mehmet Şandır, Erdemli’de (Mersin) yaptığı konuşmada türbanın Kuran’ın emri olduğunu söylemiş (Zaman, 27.01.08). Bu, laik Anayasa’yı ve yasaları ilgilendirmez ama MHP gene de kanıtlamak zorunda bu iddiayı!

Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Sarı öküz

SÖMESTR başladı.

Karne hediyesi olarak ne versem acaba diye düşünüyordum, karınca kararınca, şu meşhur hikáyeyi vermek geldi aklıma.


Yetişkinlerin işine yaramadı...

Belki çocukların işine yarar.

*

Ormanın birinde...

Aslanlar toplanmış.

"Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader... Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük... Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor; e balık yakalayacak halimiz de yok... N’aapsak?"

Bir tanesi "En iyisi, öküzlere saldıralım" demiş, "iri yarı görünüyorlar ama, ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!"

Olur mu? Olur.

Hücum!

Ama evdeki hesap çarşıya uymamış; öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer... Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış.

Aslanlar aç bilaç.

N’aapsak, n’aapsak?

"Tilkiye danışalım" demişler.

Tilki "kolay" demiş, "beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim..."

Kabul etmişler.

Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, "saygıdeğer öküzler" demiş, "aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama şu aranızdaki sarı öküz var ya, sarı öküz, işte sorun o... Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, verin şu sarı öküzü, kurtulun kardeşim, huzur içinde yaşayın!"

Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla, verivemişler sarı öküzü...

Aslanlar da afiyetle yemiş.

Bir gün, iki gün...

Tilki gene gelmiş.

"Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve eklemiş: "Ama şu benekli öküz var ya, benekli öküz, o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, verin, kurtulun!"

Öküz heyeti düşünmüş, "otlağın selameti için" teslim etmiş benekli öküzü.

Üç gün, dört gün...

Tilki gene gelmiş.

Kuyruğu uzun olanı...

Burnu beyaz olanı...

Tombul olanı...


Tek tek alıp, gitmiş.

Otlak seyrelmiş.

Aslanlar semirmiş.

Bir gün... Tilki gelmemiş!

Gerek kalmamış çünkü.

Direkt aslan gelmiş.

"Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin" demiş.

Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, "keşke sarı öküzü vermeseydik" demiş ama, iş işten geçmiş.

*

İşte böyle çocuklar...

Öküzlük böyle bir şey.

Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Orgeneral Büyükanıt'tan iki keskin açıklama

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Makedonya Savunma Bakanı Lazar Elenovski ile görüşmesinin ardından türban ve Ergenekon operasyonuyla ilgili düşüncelerini açıkladı.

Orgeneral Büyükanıt, böylece AKP ile MHP'nin türbanı serbest bırakma girişimininin ardından ilk kez canlı yayına çıkmış oldu. İşte açıklama:

GÖRÜŞÜMÜZÜ BİLMEYEN YOK
"Gündemimizde türban konusu var. Bu konuda asker ne düşünüyor diye soruluyor. Türk toplumunun katmanlarında askerin bu konudaki düşüncesini bilmeyen yok. Bir kez daha söylemek malumun ilanından öteye gitmez.

İkinci konu Ergenekon denilen operasyon. Her toplumda yasa dışına çıkan insanlar olabilir. Bunlar yargı önünde görüşülür ve yargı kararını verir.
Her fırsatta ortaya çıkan şeyleri TSK ile ilişkilendirmek çabası var.

TSK bir suç örgütü değildir. Onun için bu tür şeyleri TSK ile ilişkilendirmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Bunun cezasını yargı verecektir."

Büyükanıt, türban ve Ergenekon operasyonuyla ilgili görüşlerini açıklamadan önce ise konuk Genelkurmay Başkanı'na şunları söyledi:


BENİ ÇOK DUYGULANDIRDI
Bizim geçen yıl başlattığımız bir faaliyet var. İlk kez geçen yıl 9 Balkan ülkesinin genelkurmay başkanları bir araya geldi. Bu forumun oluşmasında Türkiye’nin büyük katkısı var. Şimdi bu mekanizmanın devamlılığı için uğraşıyoruz. Bu toplantı bu yıl temmuz ayında yapılacak. Yanılmıyorsam geçen yol ekim ayında Makedonya heyeti Türkiye’ye geldi. Başlarında Genelkurmay İkinci Başkan Yardımcısı Atıf Gazanfer vardı. Hastanede terörde yaralanmış askerleriniz var onlara kan vermek istiyoruz dediler. Bu sembolik olmaktan öte bir anlam taşıyor. Beni çok duygulandırdı.

EN ÖNEMLİ MESELE KOSOVA
Değerli Makedonya Savunma Bakanı meslektaşımın dışında kardeşim gibidir. Makedonya’nın en kısa sürede NATO’ya katılmasını temenni ediyorum. Çünkü Makedonya, Arnavutluk ve Bosna Hersek gibi parçaları ayrılmaz unsurlardır. Şu anda en önemli mesele Kosova. Kosova henüz çözümlenmedi.

Türkiye, Makedonya’yı tanıyan ilk ülkedir. Geçmişte beraber yaşadık. Dolayısıyla bir yanda Balkanlar’daki huzur ortamı bizim en büyük arzumuzdur. Balkanlar Avrupa coğrafyasının çok hassas bir bölgesidir. Yakın geçmişte orada bazı trajediler yaşandı. Biz bunların yine yaşanmasını istemiyoruz. Balkanların herhangi bir yerinde meydana gelen kriz en kısa sürede tüm Balkanlar’a ulaşır.

MAKEDONYA KARDEŞ ÜLKEDİR
Bugün karargahımızda Makedonya’nın sayın Genelkurmay Başkanını ağırlıyoruz. Bunun canlı olmasının bir nedeni var. Makedonya bizim için dost ve kardeş bir ülkedir. Basının önünde görüşmeyi yapmak isteğimiz, Makedonya’ya verdiğimiz önemi vurgulamak ve Türk toplumu ile paylaşmak.



Hürriyet

www.haberinyeri.net


28 Ocak 2008 Pazartesi

Operasyon Ellerinde Patlayan Bir Balon

Ergenekon Operasyonu kapsamında çıkarıldığı mahkemece serbest kalan avukat Fuat Turgut, Veli Küçük'le telefonla görüştüğünü ve onunla tanışmak istediğini söylediğini belirtti. Küçük'ün gayri hukuki işlere girmediğine inandığını dile getiren Turgut, operasyon için ise "Bu bir yargılama süreci, geçirilir, unutturulur, ellerinde patlayan bir balon olarak kalınır diye düşünüyorum" ifadelerini kullandı.

Ergenekon Operasyonu kapsamında gözaltına alındıktan sonra sevk edildiği mahkeme tarafından serbest bırakılan Yasin Hayal'in avukatı Fuat Turgut, yeniden Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne geldi. Adliyeye girmeden önce İHA muhabirinin sorularını yanıtlayan Turgut, emekli Tuğgeneral Veli Küçük'e bayram mesajı gönderdiğini ve bir kere de kendisiyle tanışmak istediğini söylediğini belirtti. Turgut,
"Niçin gözaltına alındığımı ben de bilmiyorum. Halkı isyana teşvik etmekmiş suçum. Bayramda ve yılbaşında attığım mesajla ilgili sordular. "Kuşatmadan işgale sürüklenen ülkemizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin savunmamız gereğiyle iyi bayramlar" diye mesaj attım. Bayramımız kutlu olsun mesajı. Ne varmış bunda? Benzer mesajları yine atacağım. Bunu sadece Veli Küçük'e değil herkese attım. Telefonumda ne kadar isim varsa hepsine attım. Hangi meydana çıkmışım da ben halkı isyana teşvik etmişim? Başbakanımız eleştirilmez bir insan mıdır? Bu ülkede madem ki siyasi olarak ortaya çıkmışsınız eleştiriye de hazır olacaksınız bu kadar"

dedi.

Muhabirin "Veli Küçük'e mesaj attığınız için mi gözaltına alındınız?" sorusuna Turgut,

"Valla elediler, elediler ellerinde bir tek o kaldı. Tabii ki de bunun yorumu bizim edebiyatımız da "mecaz" diye bir kavram vardır. İlle de kötü niyetli bir tutumları olsaydı tutuklarlardı. Kötüye yorulacak bir cümle yazmadığımın kanaatine vardılar ki tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktılar"

şeklinde yanıt verdi.

Avukat Fuat Turgut, "Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz ve Muzaffer Tekin ile bir samimiyetiniz var mı?" sorusu üzerine ise

"Sayın Veli Küçük ile bir samimiyetim, bir dostluğum olsaydı bundan gurur duyardım. Ben Sayın Veli Küçük'ün telefonunu kardeşim ve dostum Kemal Kerinçsiz'den aldım. Telefon açtım ve dedim ki "Paşam sizinle tanışmak istiyorum. O da bana "Şu anda Bilecek'teyim. İstanbul'a geldiğimde müsait olursam ara görüşelim" dedi. Hepsi bu kadar. Görüşmem de bu kadar. Yüz yüze tanışmış değilim. Ama en kısa zamanda tanışmak istiyorum"

diye konuştu.

Turgut, "Veli Küçük hakkındaki iddialara ne diyeceksiniz?" sorusuna ise şu şekilde yanıt verdi:

"Sayın Paşam, muvazzaf görevdeyken de normal görevdeyken de bu tür iftiralara hep atıldı. Temenni ediyorum ve inanıyorum ki bunlar da iftiradan ibarettir. Yani paşamın gayri hukuki işlere gireceğine ben inanmıyorum. Türkiye'de Türk milliyetçilerinin, Türkçülerin, "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" diyenlerin azap gibi üzerine çökmek isteyenler var. Bu bela defedilir diye düşünüyorum. Millet buna daha fazla seyirci kalmaz diye düşünüyorum. Zulüm ile abad olanın ahiri berbat olur. Bize zulüm edenleri biz Allah'a havale ediyoruz. Kanunlar ve yasalar çerçevesinde cevaplarını vereceğiz. Yargılarlarsa çıkıp kendimizi savunacağız. Başka ne yapabiliriz ki?"



Turgut, bundan sonra yaşanacak sürece ilişkin ise

"Aynı Yüksekova davasındaki gibi 6.5 sene devletimin askeri, polisi sorgulandı. Tutuklandı ama sonunda beraat etti. Buradaki 20 küsur insana nasıl yazık olduysa hayatlarından 6.5 yıllar gitti, mesleklerinden olanlar oldu. Bu da bir yargılama süreci. Geçirilir, unutturulur. Ellerinde patlayan bir balon olarak kalınır diye düşünüyorum. En azından ben bir Türk, bir Türk milliyetçisi olarak temenni ediyorum" şeklinde konuştu.

www.haberinyeri.net

Türk Ordusu'na ve milli güçlere karşı operasyon

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Orgeneral Eşref Bitlis ödüren Gladyo'nun Tayyip Erdoğan'ı iktidar koltuğuna oturttuğunu açıkladı. Perinçek, Ergenekon tertibinin amacının da ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ni uygulamak için Türk Ordusu'na ve milli güçlere karşı operasyon yürütmek olduğunu söyledi.

Katledilişinin 15. yılında Uğur Mumcu'nun anısına düzenlenen Milli Anayasa ve Kemalist devrim panelinde konuşan İşçi Partisi Lideri Doğu Perinçek'in konuşması şöyle:

GLADYO’NUN “SİVİL ANAYASA” TASLAĞI
Tayyip Erdoğan’ların “Sivil Anayasa” diye topluma sundukları metin, Gladyo’nun Anayasa Taslağıdır. Buradaki “Sivil”lik, millî devlete ve Türk Ordusuna düşmanlığın Amerikanca şifresidir.

GLADYO’NUN EN BÜYÜK CİNAYETİ
Gladyo’nun en büyük cinayeti, Jandarma Genel Komutanımız Org. Eşref Bitlis’in 17 Şubat 1993 günü uçağının düşürülmesi yoluyla katledilmesidir.

ORG. EŞREF BİTLİS VE UĞUR MUMCU NİÇİN KATLEDİLDİ
Cinayet nedeni, Org. Eşref Bitlis’in ABD’nin Ortadoğu planına, özellikle İkinci İsrail’in kurulmasına kararlılıkla ve başarıyla karşı koymasıdır. Org Eşref Bitlis ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında şehit edildi. Uğur Mumcu da, ABD’nin Ortadoğu planlarına çomak soktuğu için öldürüldü. Uğur Mumcu, PKK’yı MİT’in kurduğu gerçeğinin peşine düşmüştü ve kanıtlarını topluyordu.

VELİ KÜÇÜK 1996 YILINDA GLADYO’NUN EŞREF BİTLİS SUİKASTİNİ DUYURDU
Dün tutuklanmış bulunan E. Gen. Veli Küçük, 1996 yılında orduda general olarak görevliyken, Org. Eşref Bitlis’i ABD’nin öldürttüğünü Aydınlık dergisine açıklamıştı. Aydınlık’ta “Yetkili generalin açıklaması” üst başlığıyla yayınlanan açıklamada, General Veli Küçük, Aydınlık’ta belirtildiği gibi, iki kurmay albayın da bulunduğu bir görüşmede Aydınlık muhabirinin yazılı sorularına verdiği cevapta özetle şunları belirtti:

• Org. Eşref Bitlis’in katilleri Çiller’in özel örgütü’nde. Öldürülmesi ABD’nin işi.
• Org. Eşref Bitlis Özel Harpçi ABD subaylarını karargahtan attı. JUSSMAT Komutanı ve Çekiç Güç’teki subaylar Eşref Paşa’yı Washington’a iki kez şikayet ettiler.

ORG. EŞREF BİTLİS’İ KATLETTİREN GLADYO TAYYİP ERDOĞAN’I İKTİDARA GETİRDİ
17 Şubat 1993 günü Ortadoğu’daki stratejik hedefi önünde engel gördüğü için Org. Eşref Bitlis’i öldürten SüperNATO, 1996 sonbaharında Tayip Erdoğan’ı başbakan koltuğuna oturtmak için düğmeye bastı. 21 Ekim 1996 tarihli Aydınlık dergisinin kapağında şu başlık var:

“Abramowitz Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırlıyor”

Gladyo’nun Tayip Erdoğan’ı başbakan koltuğuna oturtma planı, ABD kaynaklarında açıkça yayınlandı. 16 Şubat 1997 günü Leyla Tavşanoğlu’nun benimle yaptığı Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan görüşmede şunu belirtiyorum:

“1997 Ocak ayında CIA’nın yan kuruluşu Rand Corporation’un ABD Hükümeti’ne verdiği raporda, (…) ‘Artık Refah Partisi’ni iktidar seçeneğimiz olarak destekleyelim’ deniyor. (…) Tayip Erdoğan’a veliaht ve geleceğin başbakanı gözüyle bakılıyor. ABD kaynakları Abdullah Gül’den de geleceğin dışişleri bakanı olarak söz ediyorlar. Geleceğin iktidar formülü de böylece belirmiş oluyor.” (Cumhuriyet, 16 Şubat 1997)

Apaçık ortada, 1996-1997 yılında ABD kaynakları açıklamış: Tayip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisi, bir Gladyo operasyonuyla Türkiye’nin tepesine oturtulmuştur.

Org. Eşref Bitlis’in katledilmesi ve Tayip Erdoğan’ın iktidar koltuklarına oturtulması, ABD’nin aynı Büyük Ortadoğu Stratejisi içinde alt başlıklardır.

GLADYO’NUN STRATEJİK HEDEFİ: BOP
Gladyo Anayasasıyla amaçlanan stratejik hedef, Büyük Ortadoğu Projesi’dir. Anayasa taslağı, bütünüyle ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne göre kurgulanmış ve kodlanmıştır.

BOP EŞBAŞKANLIĞI’NIN GLADYO ÖRGÜTLENMESİNDEKİ ÖZEL YERİ
Gladyo, bilindiği gibi Atlantik İttifakı’nın tepelerinde SüperNATO diye anılan örgütün İtalya’daki adıdır. SüperNATO, NATO ülkelerinin içine yerleştirilmiş gizli hükümetlerden oluşmaktadır. ABD mafyası, NATO ülkelerini SüperNATO aracılığıyla kontrol altında tutmaktadır.

SüperNATO’nun Ortadoğu örgütlenmesinde BOP Eşbaşkanlığı’nın özel bir yeri bulunmaktadır.

TAYYİP BEY’İN BOP EŞBAŞKANLIĞI: SÜPERNATO (GLADYO) GÖREVİ
Tayyip Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi’nde görev aldığını yedi ayrı konuşmasında itiraf etmektedir. Bu konuşmaların bazıları görüntülüdür. Hepsini sık sık açıklıyoruz ve gösteriyoruz.

BOP Eşbaşkanlığı, bir SüperNATO görevidir.

GLADYO’NUN GÜNCEL GÖREVİ: DİYARBAKIR’I MERKEZ YAPMAK
SüperNATO’nun şu andaki güncel görevi, Diyarbakır’ı Büyük Ortadoğu Projesi içinde merkez yapmaktır. Tayip Erdoğan da, kendi ağzıyla “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı merkez yapma görevini” üstlendiğini, 15 Şubat 2004 akşamı Kanal D beyazcamından ilan etmiştir.

GLADYO’NUN BOP HARİTASI
ABD yönetimi, Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya vermek istediği düzeni, hem Dışişleri Bakanı Condoleza Rice’ın ağzından hem de haritalarla ilan etmiştir. O haritalarda Diyarbakır, ABD Ordusunun Kuzey Irak’ta kurduğu İkinci İsrail devletinin merkezi olarak gösterilmektedir.

GLADYO TARİHİNİN DÖNÜM NOKTASI
Eşref Bitlis’in katledilmesi, Gladyo’nun Türkiye tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Bu cinayet, NATO’nun en güçlü ordularından biri olan Türk Ordusu’nun SüperNATO kontrolünden çıkmakta olduğunun bütün dünyaya ilanıdır.
Türk Ordusu, ABD’nin stratejik emelleri önünde artık engel oluşturmaya başladığı için Eşref Bitlis, Gladyo tarafından öldürtülmüştür. Daha sonra Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu’nu hedef alan suikast girişimleri de olmuştur. Org. Karadayı ve Org. Kıvrıkoğlu’nun genelkurmay başkanlığı yaptığı dönemlerde, ABD kaynakları, açıkça “Türk generallerinin denetimden çıktı” saptamasında bulunmuşlardır. E. Tümg. Alaettin Parmaksız’ın yeni yayınlanan “Türk-Amerikan savaşı” adlı kitabı, bu sürecin vardığı yeri işaretlemektedir.

GLADYO’NUN OPERASYON MERKEZİNDE FETHULLAHÇI POLİS ŞEFLERİ VAR
Türk Ordusu’nun cephesini ABD’ye dönmesiyle Türkiye’deki Gladyo örgütlenmesi çok önemli bir değişim geçirdi. Örgütün karargâhı, Haçlı irticaya kaydı ve operasyon merkezine de Fethullahçı polis şefleri oturtuldu.

FETHULLAH SİCİLLİ AKYÜREK TAYYİP ERDOĞAN’A BAĞLI
Emniyet İstihbarat Dairesi Genel Müdürü Ramazan Akyürek’in siciline, İstanbul Valisi Erol Çakır, “Emniyetteki hizipleşme içinde irticaî akıma (Fethullah) yakın, dikkat edilmeli” diye yazmıştır.

Ramazan Akyürek, Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı Tayip Erdoğan’a bağlıdır.

GLADYO’NUN SON OPERASYONU
Beş-altı gündür yürütülen operasyon, Gladyo’ya karşı operasyon değil, Gladyo’nun yaptığı operasyondur.

HEDEF TUTUKLANANLAR DEĞİL, MİLLİ GÜÇLER VE TÜRK ORDUSU
Gözaltına alınanlar ve tutuklananlar, genellikle dağınık, örgütsüz, bir kısmı başıbozuk, bazıları tertiplere çanak tutan ve birkaç tanesi de kışkırtıcı ajan olduğu daha önce saptanmış kimselerdir. Bu güçsüz insanların, ABD ve Tayip Erdoğan iktidarı için bir tehdit oluşturmadığı açıktır. Hedefin onlar olmadığını Gladyo’nun basındaki değnekçileri de ilan ediyorlar.

Ordu’ya karşı nifak hareketleri ve psikolojik savaş şidetlenmiştir. Türk Ordusu’nun birliğini bozmak için, “2009’da Org. İlker Başbuğ’a karşı darbe yapılacaktı” türünden uydurmalar piyasaya sürülmekte ve yayınlanmaktadır.

Hedef, milli güçlerdir. Hedef, “darbe tehdidi” başlıklarında ilan edildiği gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.

PKK DA OPERASYONU DESTEKLİYOR
PKK da, operasyonu desteklediğini ilan etmekte, ancak hedefe ilerlenmesi için, millî kuvvetlere yönelinmesini talep etmektedir.

ABD, BOP Eşbaşkanlığı, Fethullahçı Gladyo, basındaki psikolojik savaş elemanları ve PKK, bu operasyonun da gösterdiği gibi aynı ast-üst ilişkileri içinde hareket etmektedirler.

GLADYO İLE TÜRK MİLLETİNİN SAVAŞI
Derinleşen krizlerin de zorladığı koşullarda Türkiye, bir hesaplaşma dönemine girmiştir. ABD’nin BOP Eşbaşkanı Tayip Erdoğan’ın başlattığı bu operasyon, hesaplaşmanın bir cephesidir.

BOP ANAYASASI
Yaptıkları anayasa taslağı, Türk milletinin değil, BOP’un anayasasıdır.

Bu anayasa taslağı;

- Devlet egemenliğini dış cephede yabancılara devretmektedir.
- Milli egemenliği, iç cephede mafyayla, tarikatlarla, cemaatlerle paylaşmaktadır.
- Milleti etnikleştirmektedir.
- Vatanı yerelleştirmekte ve parçalamaktadır.
- Kamuyu özelleştirmektedir.
- Yurttaşı kullaştırmaktadır.

KALDIRDIKLARI TAŞIN ALTINDA KALACAKLAR
Ekonomileri çökmektedir. BOP yürümüyor. Milli devleti ortadan kaldırmak, Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkmak gibi büyük suçlara batmışlardır. Kaldırdıkları taşın altında kalacaklardır.

www.haberinyeri.net

İhanet...

YİNE "2-B"leri tuttu.

Zaman zaman böyle oluyor.


Biz unuttular sanıyoruz, ama krize girdiklerinde "2-B"yi bulup getiriyorlar.

"2-B", yani 2’nci maddenin B fıkrası.

Ama daha çok ormanları satıp paraya çevirmenin, çalınmış ormanları da yasalaştırmanın kod adı:

"2-B."

İşte yine "2-B"yi önlerine aldılar.

2 Lüksemburg, 6 Singapur, 15 Malta büyüklüğünde ormanlık alan "orman" olmaktan çıkartılıp satılacak.

Ormanları açanlara, tarlaya çevirenlere, üzerine villa yapanlara, ağaçları kesip kooperatif kuranlara, kurtarılmış mahallelere af getiriliyor.

Daha önceki tasarıda 1981 tarihinden önceki orman yağmaları affedilirken, tarihi de 2007 olarak öne çekiyorlar, ki bu son zamanlardaki yağmacılar da kurtulsun.

*

"2-B"
birçok işe yarıyor:

Bir defa; yağmacılardan biraz para alıyorlar. Ki bu biraz bile 25 milyar dolar tutuyor, yağmanın boyutuna bakın.

İkincisi; kendi kendilerini de kurtarmış oluyorlar, çünkü irili ufaklı çoğu orman yağmacısı.

Üç:

Orman verip oy almak, siyasi ahlaksızlık geleneğidir.

İşte; yerel seçim var.

İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa gibi büyük kentleri kuşatmış yağmacıların oyları, bir siyasi partiye seçimi kazandıracak kadar çok.

*

Böyle bir rezilliktir bu.

Bizim mokasen ayakkabılı salon çevrecileri, birkaçı dışında vakıflar, dernekler, elbette orada oturarak sağladıkları avantalardan olmamak için sessiz kalacaklardır.

Asla tepki göstermeyecekler.

Asla TBMM’nin önüne gidip "yapmayın" demeyecekler...

Asla meydanlara çıkmayacaklar.

Birer utanmaz suç ortağı olarak "çevreci" rollerini oynayıp, bu tarihimizin en büyük doğa yağmasını seyredecekler.

Bizler dizimize vuracağız.

Cılız, sessiz, etkisiz...

Bir cennet yurda ihanetin, yabandaki boyutuna baka baka...


Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Bülent Ecevit’e rapor

POLİTİKA Sosyoloğu Gürbüz Evren’den mesaj aldım. 1999 ve 2002 yıllarında, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e iki rapor göndermiş. 15 Ocak günü bana da gönderdi.

İki raporu da bu sütunda yayınlamak isterdim. İşte ülkemiz için gereken ve safsata yapmayan bir bilim adamı. Kendisine teşekkür ediyor ve 29 Haziran 1999 tarihli raporun bir bölümünü "muhalefet"in dikkatine sunuyorum. AKP’yi taklit etmeleri için değil. Anlayıp önlem almaları için:

* * *

"Varoş olarak adlandırılan kenar mahallelerde oturanlar, artık anakentlerin seçmen nüfusunun yüzde 65’ini oluşturuyor. Ve bu kitlelerin yöneldiği siyasi partinin, seçimlerden başarıyla çıkması kaçınılmazdır. Buna karşın, sayısal azınlığa düştüğü gözlemlenen Atatürkçü, cumhuriyet ilkelerine bağlı kesimler ise, anakentlerin belirli merkezlerine sıkışmakta ya da yeni kurulan uydu kentlerde yoğunlaşmaktadır. Bu, aynı kentlerde, yaşam tarzları, siyasi tercihleri, dünya görüşleri birbirinden farklı iki toplumun doğmasına ve giderek daha belirgin bir şekilde birbirinden ayrılması gibi sıkıntılı bir duruma neden olmaktadır.

TOPLUM İÇİNDE ALTERNATİF TOPLUM

Siyasal İslamcı kesim, anakentlerde yaşayan seçmen kitlelerinin büyük bölümünün yoksullardan oluştuğu gerçeğini kavramış ve bu insanların somut taleplerinin özellikle günlük ihtiyaçları kapsadığını anlamıştır. Bu nedenle var gücüyle belediye yönetimlerini ele geçirmeye ve belediyelerin olanaklarını yoksullar için kullanmaya çalışan siyasal İslam’ın her geçen gün büyüyen yeşil sermayeyi de arkasına alması, tehlikenin boyutlarını büyütmektedir. Siyasal İslamcı kesim Türkiye’de, Mısır kökenli bir örgüt olan ’Müslüman Kardeşler’ modelini yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu model, ’Toplum içinde alternatif toplum’ yaratmayı hedefler. Modele göre, yoksul yığınlar ve az gelirli kesimlerin en temel gereksinimleri belirlenir. Ardından, ücretsiz sağlık hizmeti sunan hastaneler ve sağlık merkezleri kurulur, öğrencilere sürekli artan sayıda burs sağlanır, dini eğitim veren kuruluşlar yaygınlaştırılır, daha çok insanı doyuracak aşevi açılır, daha geniş yığınları giydiren, maddi yardım dağıtan hayır kuruluşları çoğaltılır. Düğün, bayram, doğum gibi özel günlerde insanlara yalnız olmadıklarını hissettirecek ziyaretler yapılır, hediyeler verilir. Kısacası bir süre sonra, mevcut düzenin sorunlarını çözemediğine, kendilerine devletin değil de, İslam dininin sahip çıktığına inandırılmış, giyimiyle, yaşam tarzıyla ülke toplumunun bir bölümünden farklı, dini motiflerle süslenmiş, giderek toplumun geri kalanına etki etmeye, baskı altına almaya çalışan bir toplum yaratılır.

SİYASAL İSLAM’I ABD KULLANACAK

Türkiye’de, siyasal İslam’ın sahip olduğu özel hastaneler, dershaneler, özel okullar, Kuran kursları, yurtlar, işadamları, fabrikalar, hayır kuruluşları, aşevleri, medya kuruluşları, yukarıdaki tablonun bir benzeri değil mi? Siyasal İslam, sıraladığım alanlarda her geçen gün daha da güçlenmiyor mu? Değerli büyüğüm Sayın Ecevit, bilinmesi gereken bir başka gerçek ise, önümüzdeki dönemde Türkiye’deki siyasal İslam’ın ABD tarafından kontrol altına alınmak ve sonra da kullanılmak isteneceğidir. Bu, ’Amerikan usulü İslam’ ya da ’Ilımlı İslam’ olarak tanımlanan modelin yaşama geçirilmesi için Türkiye’ye yönelik yeni politikalar anlamına gelir. İşte bu nedenle, büyük bir olasılıkla Refah ve Fazilet partilerinin kadrolarından yeni bir parti kurulabilir."

* * *

Özür:
Bu yazının dün, dün yayınlanan yazının bugün yayınlanması gerekiyordu. Bu dalgınlıktan dolayı okurlarımdan özür dilerim.


Özdemir İnce

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Beijing Huanyingni

Beibei.

Jingjing.


Huanhuan.

Yingying.

Nini.


Nedir bunlar?

2008 Pekin Olimpiyatı’nın sembolleri...

Beibei, balık.

Jingjing, panda.

Huanhuan, alev.

Yingying, antilop.

Nini, kırlangıç.

*

Birbirinden sevimli, rengárenk, güler yüzlü, çizgi kahramanlar... Çinli çocuklar alsın, oynasın, kullansın diye üretildiler.

Bebek olanı var, kalemtıraş olanı var, cama yapıştırılanı var, deftere yapıştırılanı var, posteri var, bardağı var, çantası var, çorabı var, tişörtü var, var oğlu var.

*

Peki niye bunlar seçildi?

*

Birincisi...

5 sembol, 5 kıta, yani 5 halkadan oluşan, olimpiyat bayrağı.

İkincisi...

Balık, panda, antilop, kırlangıç, Çin’in gurur duyduğu, en meşhur 4 hayvanı... Balık denizi, panda ormanı, antilop toprağı, kırlangıç gökyüzünü sembolize ediyor. Alev ise olimpiyat meşalesini.

Üçüncüsü...

Çin’in geleneksel kültüründe, "balık" zarafeti, bereketi, zenginliği; "panda" neşeyi, özgüveni, kuvveti, iyimserliği; "ateş" sıcaklığı, coşkuyu, ışığı, ruhu; "antilop" sürati, çevikliği, kıvraklığı, sağlığı; "kırlangıç" özgürlüğü, dostluğu, masumiyeti, şansı, hayalleri temsil ediyor.

Ve dördüncüsü...

Sembol isimleri, aynı hecenin iki kez tekrar edilmesiyle oluşturulmuş. Çocuklara kolay gelsin, akıllarında kalsın diye... Bu isimlerin hecelerini tek tek, yan yana dizdiğinizde, şu cümle çıkıyor ortaya:

"Bei Jing Huan Ying Ni..."

Yani?

"Pekin’e hoşgeldiniz..."

İşte bu da, Çin’in "zekası"nı, "şaşırtıcı yaratıcılığı"nı, "sürprizi"ni ve aslında o gergin bakışlı standart suratların altında yatan "muzipliği"ni sembolize ediyor.

*

Doğa sevgisi, hayvan sevgisi, yurt sevgisi, insan sevgisi, misafirperverlik, oyun, dostluk, arkadaşlık, nezaket, zenginlik, neşe, eğlence, özgüven, iyimserlik, sıcaklık, coşku, ruh, sürat, çeviklik, sağlık, özgürlük, şans, hayal, zeka, yaratıcılık, muziplik.

*

Demem o ki...

Bilimde, teknolojide, eğitimde, sanatta, sporda, rekabette, kalkınmada, dünyayı peşine takıp götüren; acaba nasıl beceriyor diye gıptayla izlenen Çin’in, çocuklarına sunduğu "sembol"ler bunlar.

*

Ya bizim?


Yılmaz Özdil

Hürriyet

www.haberinyeri.net

27 Ocak 2008 Pazar

A-KE-PEs ile ME-HE-PEs

A-KE-PEs ile ME-HE-PEs laik cumhuriyete karşı can ciğer kuzu sarması oldular.
Seçimler öncesi "sağcılar mhp'ye, solcular da chp'ye oy versin" diyenler acaba şimdi bu tablo karşısında ne düşünüyorlar?
Bu söylem ile ana amaç CHP'den MHP'nin oy çalması ve TBMM'de AKP'nin stepnesi olması için mi idi?
Bu bir küresel manipülasyonmuyudu? Nasıl olur da kendine "milliyetçi" diyen bir parti ümmetçiliğe hizmet edecek adımlar atar? Bu kendini inkar değilmidir?
Ey bu sitede var olan ME-HE-PEs'liler partinizin bu kararına karşın ne düşünüyosunuz? "Evet" diyorsanız burada olma nedeniniz nedir? "Hayır" diyorsanız nasıl bir tepki düşünüyorsunuz?
Türbana dolanan bir ME-HE-PEs düşüncesini savunanların burada var olmaları kendileri ile çelişmedir!!!
Ey meydanlada "sağcılar MHP ye, solcular ise CHP'ye oy versin" diyenler, şimdi bir özeleştiri yapmayı düşünüyormusunuz?
Ve Ey sanalda gaz alma ile vakit geçirenler İranlaşıyoruz, araplaştırılıyoruz, laik cumhuriyetin temellerine yeni dinamitler yerleştiriliyor ne zaman uykudan uyanacaksınız?
EYYYY Atatürk'ün kurduğu parti, kurduğun cumhuriyet tehlikede sen ise iç kavgalar ile , kongre yarışı ile uğraşıyorsun. Kaldır kafanı da kurduğun cumhuriyeti tehlikeden kurtaracak adımalr at!!!
EYY Tüm cumhuriyetçiler, yüce önder "vatan ve cumhuriyet tehlikeye düştüğü zaman tüm cumhuriyetçiler bir merkezde toplansın" demektedir. Siz hala birbirinizi "armudun sapı, üzümün çöpü" söylemleri ile yemeye devam mı edeceksiniz!
SÖZ KONUSU VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR!!! UNUTMAYINIZ...


Hilmi Taşkın



www.haberinyeri.net

Yorumsuz sözler

GÖRÜŞ

HİLMİ TAŞKIN

ADD ŞUBE BAŞKANI

hilmi.taskin@mynet.com


Yorumsuz sözler


Başbakan Erdoğan’ın İspanya’da türban için söylediği sözler ile Türkiye yeniden bir türban tartışmasına girdi.

Hürriyet Gazetesinde Yılmaz Özdil önceki gün, “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenleri...” başlıklı bir yazı yazdı.

Yazısında türban sorununu bu günlere getiren siyasilerin sözlerine yer verdi. Bu sözler sorunun geçmişten beri büyütüldüğünü ve siyasi fayda sağlamak amaçlı kullanıldığını göstermektedir.

İsterseniz bir siyasilerin sözüne bir de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerine bakalım. Yorumu da size bırakalım.

"Başörtüsü ile uğraşmak, gardırop Atatürkçülüğünün tipik örneğidir. Atatürk, kadınların kılığına kıyafetine karışmamış, o konuda yasa çıkarmamış, ne giyeceklerine hiç müdahale etmemiştir" diyor Bülent Ecevit.

Atatürk ise,"Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştamal veya buna benzer bir şeyler sararak yüzünü, gözünü gizler ve yanında geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır." Diyor 1925 yılında ki İnebolu gezisinde...

Hâkim kılınacak olan şeyler, İslam’ın getirdiği ana kaidelerdir. Sünneti seniyyedir. İmam hatip liseleri, imam yetiştirsin diye açılmadı. Dinini bilen doktorlar, avukatlar, mühendisler olsun diye açıldı" diyor Süleyman Demirel.

Atatürk ise, 1935 yılında kadınlarımıza seçme ve seçilme hakkının verilmesi nedeniyle, "Bu karar Türk kadınına sosyal ve siyasal hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni konumunu yetki ile işgal etmiş, iş hayatının her aşamasında başarılar göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin bir çoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu yetki ve liyakatle kullanacaktır." Demektedir.

"Türkiye’nin AB’ye giden yolu, sadece Diyarbakır’dan geçmez. Neresinde sorun varsa, orasından geçer. İmam Hatip Lisesinin önünden de geçer. Çağdışı kıyafet yasaklanabilir ama, başörtüsü çağdışı kıyafet olarak yorumlanamaz. Devrim kanunlarında böyle bir örtü yasağı yok" diyor Mesut Yılmaz.

Atatürk ise, “Onlar(kadınlarımız) yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur..." demektedir, 1935 yılında İstanbul’da toplanan milletler arası ilk kadın kongresinde.

"Üniversite özgürlüktür. İktidara gelir gelmez, başörtüsü yasağını kaldıracağız. Başörtüsüne, seçim beyannamesinde yer veren tek parti biziz" diyor Mehmet Ağar.

Atatürk ise, "Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim." Demektedir.

"Yıllardır söylüyorum; başörtüsü yasağı, hakka da, hukuka da uymaz” demektedir Erkan Mumcu.

Atatürk ise, “İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?"

Ve Anayasamızın ikinci maddesi: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir”

Ve 174. Madde, “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz...” demektedir.

Bu sözler ve Anayasa maddeleri sonrasında AKP ve MHP’nin türban konusunda yapmak istedikleri düzenlemeler için yorum sizin!!!



www.haberinyeri.net

23 Ocak 2008 Çarşamba

Bursa Nutku

Milletimizin son yıllarda içinde bulunduğu gaflet ve delalet üzerine, Devrim Şehitlerimiz anısına, Ata'mızın Bursa Nutku'nu yayınlıyorum. İnsanların tekrar tekrar okuyup zihinlerine kaydetmelerini umuyorum...




Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!


Atılacak kafa...

BAKTIM; Türkiye’nin başına kara çoraplar örülürken, il kongrelerinde iki CHP’li birbirlerine kafa atıyor.

Ana muhalefetin biraz olsun "kafa kafaya" vermesi iyi ama, bu kadar da değil...


Buna "kafayı yemek" de denir.

Doğrusunu isterseniz kafanın birçok zihinsel fonksiyonu vardır:

Kafa yormak...

Kafa vermek...

Kafa çalıştırmak...

Bunlar tükendiğinde, öbürüne sıra geliyor demek ki:

Kafa atmak...

*

Bizler hep birlikte CHP’lilerin kafa ile bir şeyler yapmalarını bekliyorduk aslında.

Ama içinde kafa atmak yoktu.

Türkiye’nin geleceği için verilen savaşta kötü niyetlilere onurluca kafa tutmaktan, bıçak kemiğe dayandığında ortaya kafa koymaya kadar...

Bunlar kafa atıyorlar.

Üstelik bunu "parti içi demokrasi" adı altında yapıyorlar ki, bunun adı da bizimle ilgilidir:

Kafa bulmak...

*

Bunların kafaları böyle.

Emekçilerin mitinglerde sembolik olarak kendi tabutlarını taşıdığı, memurların meydanlarda kuru ekmek yeme gösterisi yaptığı, her hafta üç bin esnafın iflas ettiği, on dört milyon insanın yoksulluk sınırında yaşadığı, bir milyon üniversite mezununun sokaklarda gezdiği, soyulmadık köşesinin kalmadığı bir ülkede, iktidar yerine muhalefetteki sosyal demokratlar oy kaybediyorsa...

Ve insanlar, ülkelerinin geleceğini kurtarmak için kafalarını taşlara vurup, ama ana muhalefet partisinin haline bakıp yine de güvenemiyorlarsa...

(......)

Boşuna kafa patlatmayın.

Böyledir bu arkadaşların kafası.

Eskiler bu gibi durumlarda "Nato kafa, nato mermer" derlerdi, yani taş kafa.

Normalde kafanın yapması gereken birçok şey, işe yaradığı birçok yer vardır.

Ama olmayınca ne yapacaksınız.

O zaman buna yarıyor:

Kafa atmaya...

Bekir Coşkun

Hürriyet

www.haberinyeri.net

Başbakan Ümraniye’de acaba ne düşündü

GEÇEN gün iki hanım arkadaş gazeteye alı al moru mor geldiklerinde dehşete düşmüş bir haldeydiler.

Feryat eder gibi "Korkunçtu, korkunç" dediler.


Hepimiz heyecanla soruduk: "Ne oldu?"

Nefes almadan anlatmaya başladılar:

"Gazeteye gelirken otobüs garajının karşısındaki IKEA’ya uğrayalım dedik. İçeri girer girmez neye uğradığımızı anlayamadık. Kendimizi kara çarşaflı, türbanlı yüzlerce kadının arasında bulduk. Şaşırdık ve ürktük. Çünkü bizden başka başı açık kimse yoktu. Hemen dışarı çıktık. Çok kötü. Kendimizi İran’da sandık..."

Ben de geçen hafta buna benzer bir manzara ile karşılaştım.

İstanbul’a yakın bir beldeye bir arkadaşıma gitmiştim.

Çevreyi dolaşırken yeni açılan bir lokantaya gittik.

Yakındaki lisenin öğrenci velileri kadın kadına toplanmışlar.

Uzak bir masaya geçip oturduk.

İçerde 40’a yakın kadın vardı. Baktım, içlerinde sadece lokanta sahibi ile bir tek velinin başı açıktı.

Gerisi tümüyle türbanlıydı.

* * *

Bu tabloların benzerlerini sanırım siz de günlük yaşamınızda görüyor olmalısınız.

AKP Türkiye’sinde kadınlar hızla örtünüyorlar.

Ülkenin görünümü fark edilir bir şekilde beyazdan siyaha doğru renk değiştirmeye başladı.

AKP bu örtünmenin daha da hızlanmasından yana.

Başbakan, bakanlar ve milletvekilleri türbanı üniversitelere sokmaktan başka bir şey düşünmüyor.

Ekonomi yangın yerine dönmüş.

Piyasaları saran dev alevlerin nerede duracağı belli değil.

Ama Başbakan ile arkadaşlarının aldırdığı yok. Onların aklı fikri türbanda.

Başbakan, laik rejim için uyarı yapan yargıya, üniversite rektörlerine siyasi nezaket kurallarını bir kenara iterek yakışıksız bir üslupla saldırıyor.

Hakaretler yağdırıyor.

"Sen kimsin be... Otur oturduğun yerde..." diyor.

Bütün dünyayı saran bu yangından Türkiye’nin nasıl en az zararla kurtulacağını düşünüp acil önlemler alacağına türbanı nasıl yapalım da üniversitelerde serbest bırakalıma kafa yoruyor.

Cumhurbaşkanı ise dünyanın insanlığa karşı suç işlemekle, hatta soykırımla suçladığı Sudan Cumhurbaşkanı El Beşir’i Çankaya’da ağırlamak gafletinde bulunuyor.

* * *

Başbakan yargıya ve rektörlere dönük hakaretlerini yaparken tahmin edeceğiniz gibi basını da unutmadı.

Bu hakaretleri partisinin Ümraniye örgütünün kadın kolları toplantısında yaptı.

Salondaki kadın partililerin hemen hepsi tesettürlüydü.

Başbakan işine geldiği zaman sürekli olarak Atatürk’ün "muasır medeniyetler hedefi"nden söz eder.

Partisinin izlediği yolun da "Büyük Atatürk’ün gösterdiği bu hedef" olduğunu tekrarlayıp durur.

Başbakan Ümraniye’de kürsüde konuşurken salondaki görüntüye bakıp acaba ne düşündü?

Acaba kendi kendine "Atatürk ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak amacıyla kadınları örtülerden kurtarmak için mücadele etti. Halbuki ben kadınları örtmek için mücadele ediyorum" dedi mi?

Tufan Türenç

Hürriyet

www.haberinyeri.net